Hazır aklımdayken…

Bol keseden sallayayım dedim.

TeSeKa Zihniyeti – Ustalık

Bir önceki yazımda askerliğin usta birliğine katılmaya kadar olan kısmını anlatmıştım. Bu bölümde askerliğin asıl kısmı olan usta birliğine değineceğim.

Askere gitmeden evvel internette bayaa bir yazı okudum. Ekşi sözlük‘teki bir entry’de “askerlikte 3 gün çok zordur, acemi birliğinin ilk günü, usta birliğinin ilk günü ve usta birliğinin ikinci günü” deniliyordu. Benim açımdan bu tespit acemi birliği kısmı için geçerli olmasa da kesinlikle usta birliği için geçerliydi.

Usta birliğim Sakarya Taşkısığı Kışlası’ndaydı. Sakarya’dan kısaca söz edeyim. Üniversite öğrencileri sayesinde oldukça canlı bir şehir merkezi var. İstanbul’daki İstiklal Caddesi’ne denk düşen bir Çark Caddesi’ne sahip ve aynı İstiklal gibi bu cadde de araç trafiğine kapalı. Sağlı sollu dükkanların, kafelerin toplandığı sokaklar, sinemalar yer alıyor Çark Caddesi ve çevresinde. Bu caddenin sonunda Sakarya Tugay Komutanlığı’nın yer aldığı Çark Kışlası var. Usta birliğine giderken benim elimdeki kağıtta adres olarak sadece Adapazarı/Sakarya yazdığı için bir umut bu Çark Kışlası’na gittik. Nizamiyedeki askere burası mı diye sormaya giderken dayımın “ulan yaşadın ha” dediğini ve askerin “burası değil Taşkısığı’na gideceksiniz” dediğini hala çok net hatırlıyorum.

Neyse, bir şekilde kışlanın yerini tespit ettik ve teslim oldum. Girişte çantalar arandı, telefon konusunda göz dağı verildi ve gedikli bir asker 4-5 kişi olduğumuzda bizi alıp bölüğe götürdü. İlk karşılaştığım adamlar gayet düzgün tiplerdi şansıma. Ama 15-20 dakika sonra bölüğün geri kalanı akşam yemeğinden dönünce işler değişti. Her ne kadar yeni olduğunuz için hepsi iyi davransa da bakınca kimin ne mal olduğunu tahmin edebiliyorsunuz.

Zaten moraller bozuk bi de yeteri kadar yatak yok koğuşta. Neyse bi dolap buldum eşyaları ona koydum, çantaları indirdim bavulluğa. Yatak işini de geçici olarak gece görevlilerinin yataklarında yatarak çözdük.

Böyle bir ortamda uzaktan bile olsa tanıdık bir yüz görmek adamı sevince boğuyor. Benim şansıma İzmir’de nizamiyeden girdiğim anda tanıştığım ilk kişi ile aynı yere düşmüştük. Ve yine şansıma adamın hası olarak tabir ettiğimiz kişilerden çıktı kendisi. Şu askerlik hayatım boyunca tanıdığıma sevindiğim 2-3 kişi var ve kendisi kesinlikle 1 numaradadır. Bizim oradaki uzun dönemlerin 3-4 tanesi hariç hiçbiri beş ara etmez adamlardı ama işin asıl acıklı yanı kısa dönemlerin de arasında adamdan sayamadığım kişiler olmasıydı. Yani demek istediğim askerliğin en zor yanlarından biri adam gibi adama pek rast gelememekti benim açımdan.

Usta birliğinde ilk çıkan sorunlardan biri mıntıka oluyor. Gelir gelmez başlıyorsunuz mıntıkaya. Askerde bu konuda 2 tip gayrı-resmi uygulama var: devrecilik ve sıracılık. Devrecilikte üst devreler alt devreleri köle niyetine kullanırlar. Botunu boyatmak, nöbetine göndermek gibi işler buna dahildir. Sıracılıkta ise mantık mıntıka, eşya taşıma gibi angarya işlerin yeni gelenler tarafından yapılmasıdır. Bizde sıracılık vardı. Devrecilik olsa eminim çok büyük kavgalar çıkardı ama sıracılıkta insan temizliği kendi için yaptığını, zaman öldürdüğünü düşünerek avunuyor. Zaten zaman ilerledikçe yeni tertipler geliyor ve sizin işiniz iyiden iyiye azalıyor ve bir süre sonra hiçbir şeye karışmıyor oluyorsunuz. Ama sonuçta tuvalettir, bulaşıktır, koğuştur temizledik. Bir süre sonra insan baysa da genellikle benim pek sorun etmediğim bir konuydu mıntıka. Yalnız hatırlıyorum ilk günlerde bir komutana gidip “biz hardcore mıntıkaya giriyoruz, bulaşık yıkıyoruz normal mi bu” diye sorduğumuzda kendisi “bunlar askerliğin örfi kurallarıdır yapacaksınız” demişti. Sonradan öğrendik ki kendisi kısa dönemlerden hazzetmezmiş.

Pazartesi sabahları kışla içtima adı verilen ve kimilerinin şafak yerine kaç tane pazartesi kaldığını saymasına sebep olan bir mevzu var. Bu kışla içtimalar askerliğin ne denli gereksiz bir şey olduğuna kanıttır benim gözümde. Bütün kışladaki askerler bir araya gelir, selam durur, kışla komutanını rahatta dinler. Kışla komutanı da her hafta ne anlatacağını bilemediğinden olsa gerek kesinlikle “aslan yattığı yerden belli olur, mıntıka temizliğimizi düzgün yapalım” der. Sonra da tören geçişi yapılıp bölüğe doğru gidilir. Bizim bölük komutanı sıkıntılı olduğundan kimi zaman kafasına göre istikamet verir, yatırıp kaldırırdı bu içtimalarda.

“İstikamet diye bir kelime geçti orada o ney la?” diyenler olmuştur. Öncelikle şunu belirteyim askerde dayak yok. Hakikaten yok, varmış bir zamanlar ama artık yok. Tabi bu sizi yanıltmasın, dayak olmaması eziyet olmadığı anlamına gelmiyor. İstikameti post-modern dayak olarak tanımlayabiliriz. Diyelim sıradasınız ve o anda komutanın tepesi bir şeye attı (sırada konuşulması, birinin saç/sakal tıraşının kötü olması, bölüğün yeterince bağırmaması gibi herhangi bir şey olabilir bu). “İstikamet solunuz, dağılın marş marş” lafını duyduğunuz anda biliniz ki sıçtınız. Eğer ufak tefek bir kabahat varsa birkaç defa belirtilen istikametlerde koşarsınız ve belki “yat” komutu gelirse yatarsınız. Bizim yediğimiz en sağlam istikamette 2 kişi revire kaldırıldı. Birinin tansiyonu 18’e çıkmıştı, diğeri kusuyordu. Bu şekilde boku çıkartılmadığı sürece çok da dert edilecek bir şey değil. Hatta ben biraz eğlenceli bile buluyordum. “Yat” komutuyla kendimi yere atıp elimi yardığım, dizimi/dirseğimi taşa çarptığım ve daha sonra bunları arkadaşlarla birbirimize anlatıp yarıldığımız olaylar yaşadım. Böyle de büyük eğlence var askerde.

Ara sıra arama yapılıyordu bölükte. Bizim ilk aramamız hoşgeldiniz şovu niteliğindeydi. Herkesin çantaları açıldı, didik didik edildi. Eski yatakların arasından telefon çıkınca 1 ay çarşılar iptal edildi. Gerçi 3 hafta sonra çıktık ama ilerleyen dönemlerde bu çarşı iptallerine bol bol maruz kaldık. Bu aramalarda amaç bir şey bulmaktan ziyade “akıllı durun lan” mesajı vermek gibi geliyor bana. Yalnız bir kere mermi kaybolması şeklinde bir olay yaşandı ve bunun ardından ciddi bir arama yapıldı.

Hazır çarşı lafı geçmişken o konuya gireyim. Yukarıda Sakarya’yı ve Çark Caddesi’ni anlattım zaten. Çarşı insanlığınızı hatırlamanız açısından önemli bir husus. Fakat bizim ultra yetkin komutanlarımız bu çarşıları kilitlemeyi (yani iptali) pek severdi. Usta birliğinde en uzun çarşıya çıkamadığım süre 2 ay olmakla birlikle son haftayı saymazsam toplamda 5 defa bu hakkı kullanabildim (diğer bölüklerde bu sayı 16-17 mertebesindeydi). Bu çarşıların kilitlenmesinin saç tıraşınızın düzgün olmaması veya çarşafınızın yeterince gergin olmaması gibi çok önemli sebepleri olabilir. Bu tarz kişisel sebeplerin yanı sıra aynı bölükte olmak dışında alakanız olmayan birinin uyuşturucu kullanıyor olması, nöbette uyuması, kavga etmesi de çarşıya çıkmanıza engel teşkil eden konulardır. Tüm bu sebepler arasında en hoşuma gideni ense tıraşımın düzgün olmaması sebebiyle çarşıya çıkamamış olmamdır. Halbuki ense tıraşımın düzgün olmamasının sebebi zaten haftalardır çarşıya çıkamamaktı. Tüm bunların üzerine bir de kartımı başkasına vermek istemediğim için bir süre sonra parasız kaldım. İzin alıp İstanbul’a döndüğümde cebimde 1,5 TL vardı.

Çarşı konusu üzerinde durmak istiyorum çünkü çarşı dediğimiz şey sivil hayattaki yıllık izin gibi bir şey. Çok büyük bir hevesle bekliyorsunuz ve genellikle yetmiyor. Aslında yapabileceğiniz çok bir şey de yok. Sabah adam gibi bir kahvaltı edebiliyorsunuz, para çekiyorsunuz. ihtiyaçlarınızı tamamlıyorsunuz, internete girip dünyadan haberdar oluyorsunuz, kafenin birinde oturup çay/kahve içiyorsunuz ve bir şeyler yiyip dönüyorsunuz. Tüm bunları 6-7 saat içinde yapmanız gerekiyor. Ben ilk çarşımda nedense sürekli bir geç kalıyor olma telaşı hissettim ve pek bir şey anlamadan döndüm. Daha sonraları çarşıdan mutsuz dönen başka kişileri de görünce bunun pek de anormal bir durum olmadığını farkettim. Yani çarşı güzel bir şey ama her zaman mutlu etmiyor. Hele bir de aklınızın uyduğu adamlarla beraber çıkamazsanız kışlada olmamak dışında bir artısı kalmıyor.

Usta birliğinde çarşı dışında bir de evci izni var. Bizde yine sıkı bir şekilde mümkün olduğunca kısıtlandığı için en fazla 2 defa çıkabildi bizim tertipler. Bu izin tipinde ailenizden biri sizi cuma 5 gibi kışladan alıyor ve pazar 5’te geri dönüyorsunuz. Bazıları bu süre içinde evine gidiyor ama ben dönüşün acı koyacağını tahmin ettiğimden Sakarya öğretmen evinde kalmayı tercih ettim. Hem yol derdi olmadı hem de ailemi görmüş oldum. Adamına göre değişir ama yine olsa yine eve gitmezdim. Askerde mümkün mertebe sivili unutmak uyum sorunu yaşamamanız açısından önemli. Ha tabi duyduğuma göre her hafta evci iznine çıkılabilen yerler de varmış. O durumda zaten sivil hayatla iç içe olunacağı için böyle bir sorun yaşanmaz.

Diğer bir izin tipi bildiğiniz kanuni izin. Askerlik yapacağınız ay sayısının 2 ile çarpınca toplam kanuni izin sürenize ulaşıyorsunuz. Kısa dönemler için bu süre 6×2=12 gün şeklinde. Dediğim gibi ben 2 ay aralıksız olarak çarşıya çıkamadım, param bitti ve ufukta çarşıya çıkabilecem gibi bir ibare de yoktu. Hatta bir keresinde ailem gelmek istemişti ve bunu yazıcılığını yaptığım komutana ilk kez bir taleple gidip “ailem gelecek çarşıya çıkabilir miyim” dediğimde “hayır” yanıtını alıp dönmüştüm. Arkamdan “kişisel alma kimseye izin vermiyorum” diye seslenerek gönlüme su serpmişti. Çok kral adamdı anlayacağınız. Tüm bunların üstüne bir de spor denetlemesi çıkınca “eah sikerler” deyip 4 günlük izin aldım. Almanız gerekiyorsa çekinmeyin alın bu izni. Ama unutmayın ki sizin tertipleriniz terhis olurken siz o izin olarak kullandığınız günleri asker olarak geçireceksiniz.

Yazıcılık yaptığım sırada askerliğin kağıt üzerinde ne kadar mükemmel planlanmış bir sistem olduğunu gördüm. Herhangi bir askerin ne gün ne yapacağı 1 sene önceden planlanıyor, olası sorunlar göz önünde bulundurularak haftalık emirlerle bu planlar güncelleniyor. Hangi bölüğün ne yapması gerektiği, takımların eğitimleri, eğitim dökümanları, askerlerin görev tanımları her şey net şekilde belirlenmiş. Teoride durum bu. Problem uygulamada başlıyor çünkü herhangi bir uygulama söz konusu değil. Önceki yazımda acemi birliğinde askerlik namına hiçbir işe yarar şey öğrenilmediğini söylemiştim. Bu usta birliği için de geçerli. Yine bol bol uygun adımda yürüyorsunuz, selam veriyorsunuz, tüfekli tüfeksiz hareketler yapıyorsunuz. Diyelim eğitim çizelgenizde o hafta tank mayınları, çelik inşaat yapıları, bubi tuzakları ya da afet yardım yer alıyor. Bunların yerine siz uygun adımda yürüyorsunuz, sağa sola dönüyorsunuz, yeri gelince istikamet yiyorsunuz. Bir istihkam askeri olarak ne mayın tipleri hakkında eğitim aldım ne de bubi tuzakları hakkında. TMK’daki görevim telsiz ve telefon işletmenliği olarak geçiyordu ama telsizi elime almışlığım yok.

Bu anlattığım durum spor faaliyetleri için de geçerli. Bu da normalde haftalık planda yer alan bir konu. O hafta bomba mı atılacak, 3 km teçhizatsız mı koşulacak artık her neyse hangi gün hangi saatler arasında yapılacağı belirlenmiş. Tabii ki uygun adımda yürümekten zaman bulamadığınız için bunları da yapamıyorsunuz. Bazen komutanınızın canı sıkıldığında bölükle dalgasını geçmek için spor alanına götürüp hayatında toplasan 20 şınav çekmemiş adamlara 50 şınav çektirdiği oluyor. Askeri standartlara göre 8 barfiks çekmeniz lazım ama ben 1 tane çek(e)medim. Zaten ikinci ayımın sonunda sol omzumda oluşan ağrıyı askeri ortamda teşhis ve tedavi ettiremediğim için barfiks, şınav gibi şeyler benim yapabileceklerimin dışında kaldı.

Mart ayında dediler ki nisanda spor denetlemesi var. Spor denetlemesi denilen şey 3 km teçhizatlı koşu, şınav/mekik/barfiks üçlüsü, bomba atma ve askeri pentatlondan oluşuyor. Tüm bunlar arasında en fantastiği askeri pentatlon. Ne olduğu ile ilgili bir video gelsin hemen:

Gerçi bu videodakiler Türk askeri değil ama önemi yok, askeri pentatlon dediğimiz şey tam olarak bu ve askeri standartlara göre 4,5 dakikada tamamlanması gerekiyor. Ben 2 defa girdim ve ikisinde de yarısına gelemeden bıraktım. Bunda da elimi kolumu yarmışlığım var. Hatta benden sonra gelen eleman “bu ne ya duvarda kan var” diye bağırmıştı.

Spor konusunda garip bir mantık izleniyor. Herkesin sivil hayatta fit olduğu, tek elle 20 barfiks çekebildiği varsayılıp bunu askerde devam ettirmesi bekleniyor. Şınav çektirirken komutanımızın “anca göt büyütmüşsünüz” şeklindeki serzenişi vaziyeti açıklar nitelikte. Herkesin kondisyonunun farklı olduğu, bunu ölçtükten sonra geliştirilmesi için uygun idmanların sürekli olarak yapılması şeklinde bir yaklaşım söz konusu değil. Sporcu bir kişilik olmadığım için onlardan daha iyi bilemeyeceğimi düşünüyor ve konuyu kapatıyorum.

Spor denetlemesi haricinde bir de teşkilat denetlemesi geçirdik. Teşkilat denetlemesinde sınıfının özelliklerine göre bölüğün görevlerini ne ölçüde icra edebildiği inceleniyor. Bizde mayın tarama, bangolero torpedo (boru yani) ile dikenli tellerde geçit açma, mayıs tarlasından geçiş gibi konular icra edilmişti. Tabii ki bu bahsettiğim konularda almamız gereken eğitimleri haftalık eğitimler esnasında almadığımız için olan yine bizim çarşıya oldu, cumartesi günü araziye çıkıp mayın tarlasından geçmeyi öğrendik.

Denetleme sırasında denetlemeye gelen albayların aslında durumun ne olduğunu bildiklerini hissediyorsunuz. Adamlar da düzgün eğitim verilmediğinin bilincindeler gibi gelmişti bana. Zaten işi denetlemek olan birinin bunu farkedebilmesi gerekir. Ama belli ki bu düzen çok uzun zamandır böyle işliyor ve düzeltmek pek mümkün gözükmüyor.

Bu iki denetlemenin dışında bir de kara kuvvetleri komutanı geldi kışlaya. Onun şerefine kışlanın duvarları kireçlendi, otlar yolundu, çiçekler ekildi. Tabii ki hafta içinde çok çalıştığımız ve osuracak vaktimiz olmadığı için tüm bunlar tugay komutanının emriyle hafta sonu yapıldı. Bizim çarşılar yine iptal oldu yani.

Tam bizim terhis olacağımız hafta bir de arazi tatbikatı çıktı piyasaya. Allah’tan biz katılmadık ona. Yaşamadığım için detayına giremeyeceğim ama 30 kiloluk çantalarla arazide ilerlendiğini, çadır kurulduğunu, türlü amelelikler yapıldığını tahmin ediyorum.

Nöbet, usta birliğinin olmazsa olmazıdır. Bölük yazıcısı, silahlıkçı ya da herhangi bir gece görevi gibi stratejik bir pozisyonunuz yoksa nöbete gidersiniz. Bizde genellikle 2’şer saatten 1 gündüz 1 de gece nöbeti tutuluyordu her gün. Benim önem verdiğim ve elimden geldiğince nizami bir şekilde tuttuğum nöbetlerde diğerleri zaman zaman uyur ya da nöbet yerini terk ederdi. Nöbetin neden tutulduğu, nasıl tutulması gerektiği, olası bir tehdit altında nasıl davranılacağı, ne zaman ateş açılacağı öğretilmediği ve tatbik edilmediği için komutanlar tarafından da nöbete önem verilmediği sonucuna vardım. İmamın osurduğu yerde cemaatin sıçması son derece olası olduğundan askerlerin bu davranışını garipsememek gerekiyor.

Gündüz nöbeti bir çok angaryadan ve cezadan yırtmak için büyük bir fırsat olduğundan pek çok kişi istekli olarak gider. Gece nöbetlerinde ise durum bunun tam tersidir. Gecenin 3’ünde adamın biri gelip “kalk nöbetin var” dediğinde sıcacık yatağınızdan iner, üstünüzü giyer, tüfeğinizi alır, doldur boşalt yapar ve nöbet yerinize gidersiniz. Sakarya’nın leş gibi nemli bir havası olduğundan gecenin bi vakti yağmur yağmamasına rağmen ıslanabilirsiniz. Her türlü boktandır gece nöbeti.

Ben ne kadar kötü olursa olsun mümkün olduğunca şikayet etmemeyi denedim askerde. Bu benim için çok önemli çünkü bir kez şikayet etmeye başlarsam o işi yapmakta daha çok zorlanıyorum. Her gece nöbetine kalktığında ana avrat düz giden, bir türlü kalkamayıp yatakta dönüp duran ve ağlamaklı gözlerle bakan adamlar var. Bunlar sürekli şikayet ettikleri için artık bunalmış durumdaydı. Benden tavsiye, askerde olsun sivil hayatta olsun bir sorun varsa o sorunu çözmenin yolunu arayın. Eğer askerde genellikle olduğu gibi elinizde bir seçenek yoksa şikayet etmeyin. Şikayet durumunuzu iyileştirmeyecektir.

“Eee yani iyi güzel de sen ne öğrendin askerde onu de hele” diyenler vardır. Anlatayım. Askerliğin en önemli yanı her tür insanla aynı ortamda yaşıyor olmanız. Elbette bu durum kimi zaman can sıkıcı bir hal alıyor ama kesinlikle hayatınızın başka hiçbir döneminde yaşayamayacağınız bir deneyim. Orada Türkiye ortalaması ile birliktesiniz ve emin olun hiç iyi bir durumda değil o ortalama. Hapçısı, gaspçısı, katili, torbacısı, memuru, işçisi, mühendisi, fakiri, zengini, okumuşu, az okumuşu, hiç okumamışı, evlisi, bekarı, ailesi tarafından reddedilmişi, sahtekarı, delikanlısı, sözde delikanlısı…Hayatınız boyunca uzak durmak için çabaladığınız adamlarla aynı yerde yatıp kalkıyorsunuz. Belki sivil hayatta bir ara sokakta boğazınıza bıçak dayayıp cüzdanınızı alacak adamla aynı masada yemek yiyorsunuz, beraber dertleşiyorsunuz. “Aslında onların içinde yaralı bir insan var” geyiğine girmeyeceğim, çoğu beş para etmez adamlar ve bir kısmı rehabilitasyon sınırlarının dışında. Ama bu kadar karakter çeşitliliğine sahip bir ortamda bulunmak sizin de insana bakışınızı etkiliyor. Bu yüzden asla kendinizi uzak tutmayın. Nöbetlerde hayatlarını anlattırın, geleceklerini sorun. Hak edenlerine hatrını sorun. Bizdeki bir takım kısa dönemin yaptığı gibi ilk günden enseye şaplak moduna girmeyin, yavşamayın. Örnek olun, ağır olun. Hayat boyu uzak durduğunuz ve tabii ki bundan sonra da duracağınız o adam muhtemelen hayatında örnek alabileceği biri olmadığından jiletlemiştir kendini. Bu tarz adamlara bir şekilde başka bir yolun mümkün olduğunu gösterebilirseniz herkes kazanır. Ben yapabildim mi, sanmıyorum. Elimden geldiğince dinledim, insan gibi davrandım. Mesafeli durdum ama adam yerine koyduğumu hissettirmeye çalıştım. Bir tanesinin bile hayatını olumlu yönde etkilediysem ne ala.

Tüm bu dediklerimi yaptığınızda gözünüz biraz daha açılıyor. Delikanlı triplerinde olanların ne kadar yavşak, sessiz gözükenlerin ne kadar delikanlı olabileceğine tanık oluyorsunuz. 2 gün önce “abi” diyerek yanınıza gelen, belki borç para belki bir dal sigara isteyen adamın sudan bir sebeple nasıl üzerinize yürüdüğünü görüyorsunuz. “Keşke ailesi adam olsaydı da düzgün yetiştirseydi” dediğiniz, potansiyeli olan zehir gibi ama çok yanlış yollara girmiş çocukları inceliyorsunuz. 20 yaşındaki birinin aslında hala çocuk olabileceğini farkediyorsunuz. Bu çocukların hiçbir zaman yeterince büyümeyeceğine ve kendileri gibi çocukları olacağına, bu kısır döngünün kırılmasının çok zor olduğuna üzülerek kanaat getiriyorsunuz. Kendi 20 yaşınıza dönüyorsunuz, “ben böyle miydim” diye soruyorsunuz. TSK’nın asıl amacının belki de bu yıkık dökük çocuklara adam olmak için son bir şans vermek olduğunu düşünüyorsunuz. Şansınız varsa birkaç tane kaliteli adama denk geliyorsunuz ve tüm bunlar üzerine konuşabiliyorsunuz. Aslında ne kadar az olduğunuzu anlıyorsunuz. Nihayet Türkiye’yi tanıyorsunuz, ülkede olan biten bunca kötü şeyi anlamlandırabiliyorsunuz.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: