Hazır aklımdayken…

Bol keseden sallayayım dedim.

Monthly Archives: Eylül 2013

Bir Ayağı Çukurda Teknolojiyi Diriltme Çabaları – 3

Bol bol vaktim olduğu için evde aksayan ne varsa düzeltemeye giriştim. Önce evdeki kullanılmayan bilgisayarı ve diğer aygıtları elden geçirdim (serinin ilk iki yazısı bunlar hakkındaydı). Daha sonra bozuk dolap kapaklarının menteşelerini yeniledim, bir ayağı çatlak sandalyeyi onardım, ayakkabı dolabına bir raf ekledim, sarkan arızalı prizi değiştirdim, ekran kartı çipseti yerinden oynayan notebooku tamir edemeyince reball işlemi için bilgisayarcıya götürdüm (çok içime oturdu ama tamiri benim becerilerimin dışındaydı). Bunlar gibi ufak tefek işler bitince ne zamandır planladığım fotoğraf albümlerini tarayıp bilgisayara aktarma işine başlayayım dedim. Bu amaçla yılda en fazla 2 kez açılan bir dolaptaki albümleri indirirken gözüme bir şey ilişti. Albümleri bir tarafa bırakıp elime çocukluğuma dair flu bir anı olarak kalan bu cihazı aldım.

IMG_0121

Hayatımın ilk “atarisi”

Bahsettiğim cihazın ismi “Teletrans TV Sport”. Kendisi 70’lerde üretilmiş ilk atari oyunlarından biri olan Pong‘un sayısız taklitlerinden biri. Kasasında üretim tarihine ilişkin bir ibare göremediğimden net bir bilgim yok ama 80’lerde üretilmiş olduğunu sanıyorum. Kendisiyle çok fazla vakit geçirmemiştim ama o zamanlar Amiga öncesinde inanılmaz bir cihaz olarak görüyordum. Bir kere TV’ye bağlanıyordu ki bu çekiciliğini anlatmak için yeterli bir şeydi. Müzik yoktu ama sesler vardı. Şimdiki modern torunlarıyla karşılaştırınca komik dursa da gamepadleri vardı. Hiç de küçümsenecek bir cihaz değildi yani.

Hemen TV’ye bağladım kendisini. Şimdiki dijital monitörlerin getirdiği alışkanlıkla takar takmaz görüntü alamayınca bozulmuş herhalde diye düşünerek kapatıyordum ki Amiga zamanlarında TV’de görüntüyü arama yaparak bulduğumuzu anımsadım. Kısa bir arama sonucunda 20 yıl önce oynadığım oyunu TV ekranında tekrar gördüm.

IMG_0114

Danteliyle, çiçeğiyle tam bir anne evi

Cihazda 4 farklı mod var: masa tenisi, futbol, duvar tenisi ve alıştırma. Aslında hepsi hemen hemen aynı şeyler. Aşağıda bu 4 moda ait fotoğraflar bulunuyor.

Modlar

Soldan sağa sırasıyla: alıştırma, futbol, tenis ve duvar tenisi modları

Cihazın çalışacağına pek ihtimal vermezken neredeyse kusursuz bir şekilde çalışması (gamepadlerden biri arızalıydı ama biraz uğraşılsa çözülecek türden bir şey olduğuna eminim) beni şaşırttı. Seriye uygun olması için başlıkta “dirilte çabası” yazsa da pek çaba gösterdiğim söylenemez. Yine de meraktan içini açıp neler dönüyor bir bakayım dedim. Ahşap kasasının alt kapağını sökünce elle üretilmiş elektronik kartına ulaştım.

IMG_0131

El emeği, göz nuru elektronik kart

IMG_0134

Kartın tasarımcısı olduğunu tahmin ettiğim Ü.E.’nin imzası

Teletrans firmasının imzası

Teletrans firmasının imzası

Maalesef ne kadar uğraştıysam da bir türlü bu kartı kaldırıp incelemeye devam edemedim. Benden yaşlı olan bu cihaza saygımdan ötürü başına bir iş gelmemesi için fazla zorlamak da istemediğimden kartın fotoğraflarını çekip kasasını kapattım. TV’de tekrar test ettikten sonra geldiği yer olan dolabına geri koydum. Kendisi emeklilik günlerine devam ediyor.

Garibime giden şey internette bu cihaz ile ilgili çok az bilgiye erişebilmem oldu. 1-2 tane tarihi geçmiş ikinci el ilanı, 1 tane kısa inceleme ve 2 tane de forum postundan ibaret internetteki varlığı. Bendeki cihazın seri numarasını (2753) göz önünde bulundurunca en azından 2000 haneye girdiğini tahmin ettiğim bu cihaz ile ilgili daha fazla yazılıp çizilmesini beklerdim. Çalışan son birkaç örneğinden birine sahip olduğumu düşündüğüm Teletrans TV Sport’a saygılarımı sunar, günün birinde meraklısı gelip de bu yazıyı okursa altına 2 satır yorum yazmadan gitmemesini dilerim.

Reklamlar

Oyun İzlemek

Oyunlarla alakalı yazdığım diğer iki yazının dışında kalan büyük çaplı yapımları bilgisayarım kaldırmadığından, fiyatları yüksek olduğundan ve çok vakit harcamak istemediğimden Youtube üzerinden gameplay videolarını izliyorum. Oyun izlemenin kimi zaman oynamaktan daha eğlenceli geldiğini söylemeliyim. Benim için bir oyunda en önemli bileşenler konu ve atmosfer olduğu için iyi bir oyuncudan izlemek yeteri kadar tatmin edici oluyor.

Gameplay konsepti ne zaman patladı ve bu kadar yaygınlaştı bilmiyorum ama şu an Youtube’da ciddi bir kitleye sahip bu tarz videolar. Özellikle PewDiePie kişisinin hayvani subscriber sayısı (an itibari ile 13 milyonun ile birinci sırada) ve her videosunun milyonun üstünde izlenmesi ile durumun ehemmiyeti hakkında fikir sahibi olmak mümkün. Adamın oyun olsun, sevgilisi ile birlikte çektiği soru cevap videoları olsun 1-2 milyon civarı izlenme rakamlarına sahip. Bunların yanında Slender, Amnesia, The Walking Dead ve Last of Us için çektiği videoların izlenme sayıları bölüm başına 2-6 milyona ulaşmış durumda. Funny Moments adı altında en komik anları topladığı videoların izlenme sayıları ise 20 milyonun üstünde. Bazen günlük bazen 2-3 günde bir video yüklediğini de düşünürsek inanılmaz bir izlenme sayısına sahip olduğunu görebiliriz (an itibariyle 2.425.183.582). Bu rakamlara ulaştığına göre çok ciddi bir gelir elde ettiğini tahmin etmek de zor değil.

Pewds dışında pek çok kişi gameplay videoları yüklüyor. Pewds’in onu diğerlerinden farklı kılan özelliği oyunun yanı sıra kendi muhabbetinin de videoya ayrı bir eğlence katıyor olması. Bunun farkında olduğu için oyun esnasında kendisini de çekip videonun bir köşesine ekliyor. Sempatik tavırları, fanlarıyla güçlü iletişimi bu kadar popüler olmasının diğer sebeplerinden.

Konuyu çok dağıtmadan son zamanlarda izlediğim oyunlar hakkında yorumlara geçeyim.

Last of Us’ı ilk E3 videosu çıktığından beri takip ediyorum. Geçen sene günlerce trailerını izlemiş ve her izlediğimde daha da hayran kalmıştım. Askerdeyken bile acaba çıktı mı diye düşündüğüm zamanlar oldu. Oyunun atmosferi, çevre ve NPC etkileşimleri benim şimdiye dek gördüklerim arasında en iyisi. Haziran ayında gameplay’ini aratırken PewDiePie ile tanışmama vesile oldu. Hikayesi, grafikleri, dinamikleri, müzikleri ve oynanışıyla hemen hemen kusursuz diyebileceğim bir oyun olmuş.

Yine PewDiePie sayesinde izlediğim bir oyun. The Walking Dead’in ile 2010 yılı sonunda çizgiromanları ile tanıştım. Zombi konspetini pek sevmesem de çizgiromanlarını çok başarılı buluyorum. Dizisinin ilk sezonunu da oldukça beğenmeme karşın ikinci sezonda eah dedirten olaylar sonunda 4. bölümünde bıraktım. Sanırım sonradan kendini toparlamış ama devam etmeye niyetim yok.

Bu kadar popüler bir ismin oyununun en iyi ihtimalle vasat olacağını tahmin ediyordum. Ancak sağdan soldan çok başarılı bir oyun olduğunu duyduğumda bir izleyeyim dedim. Sıradışı bir oyun sistemine sahip. Resident Evil kafasıyla zombilerle mücadele etmiyorsunuz; daha ziyade çizgiromandaki gibi insan ilişkileri üzerinden yürüyen ve yeri geldikçe adamı zıplatan sahnelere sahip bir oyun olmuş. Grafik, oynanış gibi konularda ortalama bir oyun olduğunu düşünüyorum ancak kurgusu, atmosferi ve dinamikleri oyunu efsane yapmaya yetiyor. 400 Days isminde bir de DLC’si çıktı temmuz gibi. Seneye devam oyunu gelecek.

Oyunun sonundaki yürek dağlayan sahnede çalan şarkı pek kişi gibi beni de ayrı bir vurdu. Alela Diane ile tanıştırdığı için ayrıca sevdim The Walking Dead’i.

Lara Croft ile ilk kez ’96 yılında Eidos’un Tomb Raider oyunuyla tanışmıştım. Bu güzel ablanın yeni nesil Indiana Jones olarak oradan oraya koşturup ayı öldürdüğü, gizem çözdüğü oyun çok büyük ilgi gördü. Sayısı 10’u aşan oyunu, Angelina Jolie’nin oynadığı 2 de filmi yapıldı. Oyun dünyasının efsanelerinden biri yani.

Ben ilk birkaç Tomb Raider’dan sonrasını bilmiyorum ancak 2013 tarihli son oyunda ilk oyunlara göre ciddi bir oynanış ve atmosfer farkı var. Öncelikle kahramanımız LC’nin hayatında ilk kez bu tip bir maceraya girdiğini bilmemiz gerekiyor. Oyunun başlarında biçare tavırlara sahip ablamız oyun ilerledikçe yaşadıklarının etkisiyle berserk moda giriyor ve alışık olduğumuz LC’ye bürünüyor. Grafikler harika, müzikler güzel, oynanış başarılı. Zorlu bulmacalara yer verilmemiş, genellikle yapmanız gereken belli ve lineer bir ilerleme söz konusu. Karakter gelişimi ve upgradeler oyuna değişkenlik katmış. Sürekli bir aksiyon durumu var ve hayatta kalma hissi yakanızı bırakmıyor.

Oyun ile alakalı gördüğüm tek kötü şey adanın cephanelik gibi olması. Adımınızı attığınız yerde mermi buluyorsunuz. Adada İkinci Dünya Savaşı zamanında askeri yerleşimin olması buna bir açıklama olabilir ama ilerledikçe 1940’tan kalma bir makineli tüfeği AK-47’ye upgrade etmek gibi tutarsızlıklar beni biraz rahatsız etti. The Last of Us’taki gibi sınırlı cephane ve tutarlılık hissine zarar vermeyecek upgradelere yer verilse daha iyi bir oyun olurmuş. Yine de 2013’ün en iyilerinden olmasına engel değil bu aksaklıklar.

Unutmadan belirteyim Pewds oynamadığı için TheRadBrad‘in kanalından izledim. Pewds kadar muhabbeti sarmasa da izlerken sıkmıyor. Pewds’ten sonraki seçeneğim oldu bu arkadaş.

The Prodigy – Invaders Must Die

The Prodigy, ilk olarak orta 2’nin yaz ayında arkadaş tavsiyesiyle tanıştığım bir grup. Meşhur Breathe ve Firestarter şarkılarını barındıran Fat of The Land albümü o yaz Walkman’imde uzunca bir süre ikamet etmişti (aynı şekilde Walkman’den çıkmayan diğer bir albüm ise The Offspring’in Americana’sıydı). Uzunca bir aradan sonra üniversitede tekrar dinlemeye başlamış ve Music For The Jilted Generation ile tanışmıştım. Bende Fat of The Land etkisi yapmadıysa da çok başarılı bir albüm olduğunu söylemeliyim.

Anlaşılacağı üzere The Prodigy sürekli dinlemediğim ancak her zaman çok sevdiğim bir grup oldu. Liam Howlett’in arka planda duran dahi çocuk olması, Keith Flint’in orijinal anormal tripleri, sürekli kadro değiştirmemeleri ve yaptıkları işi en iyi şekilde yapıyor olmaları benim gruba olan ilgimin kaynağıdır. Yakın zamanda Rock ‘n Coke’a dahil olup konserlerini verdiler. İlgili festivalin hem ebesinin nikahında olması hem de gidecek adam bulamayacak olmamın etkisiyle kendilerini canlı izleme fırsatını teptim (pişman değilim o ayrı). Yine de bu kadar yakına gelmişlerken bu adamların saydığım 2 albümlerinden başka neleri var diye araştırdım ve Invaders Must Die ile tanıştım.

Invaders Must Die klasik bir The Prodigy albümü. Diğer albümlerini seviyorsanız bunu da illa ki seversiniz. Şarkı listesine baktığımda kötü diyebileceğim bir örneğe rastlayamıyorum. Dinlerken atladığım ya da “bitse ya” dediğim bir parça olmadı ama “Invader Must Die” ve “Omen”i dönüp dönüp dinledim.

Elektronik müzik sever biri olmamama rağmen albümü 1 haftadır dinliyorum. The Prodigy etkisi olsa gerek.

Batının Oyunları – 2

Bir önceki oyun yazımdan bu yana 2 ay kadar zaman geçmiş. Bu süre zarfında benzer şekilde indie ya da o çapta birkaç oyun oynadım. Bunlarla alakalı fikirlerimi paylaşayım.

Sword & Sworcery 2011’de ilk olarak iPad ve iPhone için geliştirilmiş daha sonra gördüğü ilgi karşısında Androidi PC ve Mac platformlarına entegre edilmiş bir oyun. Yapımcıları “elegant music-inspired adventure videogame” olarak tanımlamış ama ben adam gibi bir kategoriye sokamadım. Adventure tanım için en yakın tür gibi duruyor ama zorlu bulmacalar beklememek lazım oyundan.

Grafikler pixel artın başarılı örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Müzikler ve sesler çok başarılı, özellikle üstünde durulduğu belli. Hikayesi hakkında söyleyecek çok bir şey yok. Kılıçlı kalkanlı kızımız gizemli bir kitabın peşinden gidiyor ve bu yolda aşması gereken engellerle mücadele ediyor. Dediğim gibi oyunda zorlu bulmacalar olmadığı gibi zorlu dövüşler de yok.

Oyunu farklı kılan gerçek hayatla bağı ve mizahi yönü. Örneğin bir bulmacayı çözmek için dolunayı beklemeniz gerekiyor ve bunu gerçek hayatta dolunayı bekleyerek yapıyorsunuz (bir nevi time hack seçeneği de sunuyor oyun sabırsız olanlar için). Karşılaşılan olayları tweet etme seçeneği de sunuyor oyun. Bu tweetler diğer oyunlarda olduğu gibi “hede hödöyü kazandım +5k puanım var” çiğliğinden ziyade “We spied a curious-looking nestbox with an inscription that read “Tweet & ye shall be re-tweeted”. #sworcery” şeklinde oyunun bizzat kendisiyle alakalı. Yarenlerimiz Girl, Logfella, Dogfella ve The Archetype bize izlememiz gereken yollar hakkında fikir veriyor.

Oyunla alakalı tek canımı sıkan konu dövüş kısımlarının çok yavaş ilerlemesi ve oyuna ilk girerken çok beklenmesi. Bunların dışında denenmesi gereken bir yapım.

Mark of the Ninja, oynadığım iki Klei oyunundan biri. Son zamanlarda oynadığım en başarılı arcade oyunu. Grafikleri ve dinamikleri muhteşem. Stealth ağırlıklı oynayabileceğiniz gibi yaradana sığınıp girişebilemeniz de mümkün. Yine de bir ninja olduğunuzdan ve birebir dövüşlerin zorlamasından ötürü gizliliğe önem verip ninjalık müessesinin hakkını vermeniz gerekiyor. Bu şekilde oynadığınızda dahi yapabilecekleriniz sizin seçimlerinize göre farklılık gösteriyor. İster kimseye görünmeden bütün haritayı geçin, ister avladığınız birini tavandan sarkıtıp diğerlerinin dehşete düşmesini ve yanlışlıkla birbirlerini vurmalarını sağlayın, ister zehirli ok atıp delirtin. Oyun ilerledikçe karakteriniz ve kullandığı araçlar gelişim göstererek oynayış tarzınızı ve seçeneklerinizi etkiliyor. Tüm bu çeşitlilik oyunun bağlayıcılığını arttırıyor.

Klei’nin diğer bir oyunu Don’t Starve. Minecraft tadında bir survival oyunu. Minecraft oynamadığım için bir karşılaştırma yapmam mümkün değil ancak ondaki gibi “topla, birleştir, geliştir, hayatta kal” düstruyla ortaya çıkmış bir oyun olduğunu söyleyebilirim. Oyun uzun süredir hem geliştirilme aşamasında hem de oynanabilir olarak satılıyor. Her çıkan update ile oyuncuların tecrübelerine dayanarak ciddi değişiklikler yapılıyor.

Oyunun grafikleri, sesleri ve müzikleri son zamanlarda gördüğüm en iyiler arasında. Bu anlamda sanatsal yönünün çok başarılı olduğunu söyleyebilirim. Dediğim gibi oyun geliştirilme aşamasında olduğu için oynanış hakkında ileri geri konuşmak istemiyorum ama zor bir oyun olduğunu söyleyebilirim. En can sıkıcı tarafı öldüğünüzde oyunun bitmesi. Haritada denk gelebileceğiniz 1-2 spawn point var ve bayaa bi çabalayarak kendi spawn pointlerinizi oluşturabiliyorsunuz. Ancak bir kere öldükten sonra durumu toparlamak zor oluyor. Her şey bir yana oyunda hayatta kalmayı genellikle ölerek öğreniyorsunuz çünkü hiç beklemediğiniz anlarda ölüm sizi buluyor. Onca emek çöpe gidince insanın yeniden başlama şevki kırılıyor. Bu sebeple oyunu birkaç gün oynayıp bıraktım. Yıllar sonra bünyemde tamagotchi etkisi yaptı.

 

Bu bahsettiğim “batının oyunlarının” dışında yakın zamanda Türk yapımlarının adını sıkça duymaya başladım. Bunların arasında en çok ses getiren Nowhere Studios’un Monochroma‘sı Kickstarter denemesinden başarıyla çıktı. Aralık gibi oyunu çıkarmayı hedefliyorlar. Umarım beklenen etkiyi yapar. Bekleyip göreceğiz.

Bir Ayağı Çukurda Teknolojiyi Diriltme Çabaları – 2

Bir önceki yazımda bahsettiğim bilgisayar kasasını satmaya karar verdim. 2005-2009 yılları arasında aktif olarak, ilerleyen dönemde de zaman zaman kullanılmış bir bilgisayar olduğundan ilk önce HDD’yi de versem mi yoksa ayırsam mı diye düşündüm. Birçok kişinin bildiği üzere HDD formatlansa dahi doğru araçlar kullanılarak veri kurtarmak mümkün. HDD’yi veri kurtarılamayacak duruma getirmek mümkün mü sorusundan yola çıkıp bütün haftasonumu kitledim. Daldan dala atlayarak öğrendiklerimi elimden geldiğince aktarayım.

Öncelikle neden Shift+Del ikilisinin ya da formatın yetersiz kaldığından kısaca bahsedeyim. HDD’ye yazım yaptığınızda ilgili verinin binary (yani 1 ve 0) karşılığı diskteki manyetik alana aktarılır. Siz binary olarak yazdığınız bu veriyi silmek istediğinizde HDD tüm veri alanını sıfırlamak yerine oraya “silindi” işareti koyar. Bu sayede hem defalarca yazım yapılmamış ve diskin ömrü kısaltılmamış olur hem de kısa sürede silme işlemi gerçekleştirilir. Silindi olarak işaretlenen bu alana yeniden yazım yapılmadığı sürece işareti kaldırıp veriye ulaşmak mümkündür. Veri kurtarma yazılımlarının temelde yaptıkları şey de budur. Ancak anladığım kadarıyla günümüzde daha kompleks yöntemler uygulanıyor ve veri kurtarmanın daha çeşitli yolları bulunuyor. Bu konuda derinlemesine bir araştırma içine girmedim ancak hükümetlerin HDD firmalarıyla gizli anlaşma içinde olabileceklerinden ve diskteki veri haritasının tutulmasına yarayan kullanıcı erişimine kapalı bir bölgeden bahseden kişiler gördüm. Kanımca çok büyük paranoya ve komplo teorisi ama olayın boyutunu anlama açısından önemli.

Başta sorduğum HDD’yi veri kurtarılamayacak duruma getirmek mükün mü sorusunun en kısa yanıtını vereyim: çekiç. Yaradana sığınıp çekiçle giriştiğiniz vakit diskinizden veri kurtarılması pek mümkün olmuyor. Ama benim amacım HDD’yi kullanılabilir durumda bırakıp sadece “fabrika ayarlarına” döndürmek. Mevcut diskte hayati bir bilgi bulunmaması ve alacak kişinin veri kurtarmak gibi sapıkça bir girişimde bulunma ihtimalinin düşük olması beni çekiç yerine daha yazılımsal (mümkünse linux tabalı) bir çözüm arayışına itti.

Araştırmalarımda ilk karşıma çıkan çözüm “shred” komutu oldu. İnternette pek çok kişi aynı soruyu sormuş ve çoğunlukla shred cevabını almış. Shred ile diske random veri yazmak ve tüm diski sıfırlamak (binary anlamda) mümkün. Bu işlemi belirlediğiniz defa tekrarlıyor. Söylenenlere göre Amerikan ordusunda bu tekrar sayısı 7 imiş (11 diyen de gördüm o nedenle bu rakamlara çok inanmamak lazım ama ortada bir iterasyon olduğuna hemfikir çoğunluk). Tam shred ile diske girişiyordum ki bir sitede “wipe” pakedinden bahseden bir yazı gördüm. Yazıda modern dosya sistemlerinde shred’in işe yaramayabileceğinden ve bunun yerine wipe pakedinin kullanılmasının daha iyi sonuç vereceğinden bahsediliyor. “İyiymiş hacı” diyerek wipe pakedini indirdim ve deneme amaçlı swap disk üzerine uygulamaya başladım. İşlem devam ederken manualine okumaya başladım ve paketi yazanın Berke Durak isminde biri olduğunu gördüm (günün easter egg’i). Kendisi anladığım kadarıyla veri yoketme konusunda çok şüpheci biri (paranoyak diyecektim ama hoş olmayabilir). Wipe pakedinin algoritmasını Peter Gutmann’ın konu hakkındaki meşhur makalesine dayandırmış. Gelgelelim yaklaşık 1GB boyutundaki bir alanı temizlemek için 5 saat istediğini görünce olayın bokunu çıkarmanın gerekliliğini sorguladım ve sıfırlamanın ardından kendimce küçük bir test yapmanın gerekliliğine kanaat getirdim. Böylece temizliği bırakıp veri kurtarma seçeneklerini araştırmaya başladım.

Veri kurtarma konusuna geçmeden önce belirtmek istediğim bir şey var. NTFS sisteminde shred yeterli iken ext3/ext4 sistemlerinde kayıt (journaling) aktive edilmişse başka işlemlere ihtiyaç duyulduğunu okudum. Şu forumda konuşulduğu üzere default ayarlarda ext3/ext4 sisteminin davranışı NTFS gibiymiş yani benim durumumda endişelenecek yeni bir şey yok.

Başta bahsettiğim veri kurtarma meselesine vaktiyle birkaç kez girişmiştim. Tüm bu denemelerimi Windows ortamında yapmıştım ve edindiğim tecrübe hemen hemen tüm bu yazılımların ücretli olduğu yönündeydi. Zaten makinada Linux koştuğundan Windows tabanlı çözümleri atlayarak Linux ortamında araştırmalara giriştim. Gördüğüm kadarıyla bu konuda Linux ortamında çok çeşitli seçenekler yok ve herkesin ilk önerisi “testdisk” oluyor. Testdisk aynı zamanda Windows sürümü olan bir yazılım. Yaptığım denemelerde sildiğim dosyalara ulaşmada bir sıkıntı çekmedim. Ancak dikkatimi çeken şey yakın zamanda taze kurulum yaptığım ve tüm partisyonlarını sildiğim diskte bu işlemlerden önce bulunan hiçbir dosyanın görüntülenememiş olmasıydı. Buna karşın NTFS formatındaki harici diskimi taktığımda 1 ay kadar önce sildiğim tüm dosyaları listeledi. Bu durumun sebebi Linux kurulumu ile NTFS olan tüm diski ext4 formatına geçirmem olabileceğinden şüphelendim. Testdisk’in seçenekleri arasında diske ait dosyalama tipini belirleme var fakat bu şekilde NTFS’ye çevirdiğimde bir sonuca ulaşamadım. Programın bir de eski partisyon tablolarını tarama özelliği var. Detaylı arama çok uzun (1 saat kadar) sürüyor ancak bu şekilde kayıp partisyonlara ulaşmayı ve buralardaki veriyi görüntülemeyi başardım.

Testdisk çok güçlü bir araç olduğunu farkettirdi. Kendi makinemde Linux kullanmaya devam ediyor olsaydım sürekli el altında tutacağım bir program olurdu. Bu kadar temiz iş yaptığını görünce geçen sene arızalanan netbook HDD’si aklıma geldi. Kendisinin rahatsızlığını tanımlayamayıp günün birinde ayrıntılı incelemek üzere kenara koymuştum. O gün bu günmüş meğer. USB üzerinden bağlandım ve testdisk ile arama yaptım. Tak diye buldu ne var ne yoksa. Disk çok yavaş çalışmasına karşın işe yarar tüm veriyi çekebildim.

Sonra asıl amacımdan tamamen saparak bu arızalı diski onarma çabası içine girdim. En büyük soru işareti problemin ne olduğu idi. Disk çalışıyordu ama inanılmaz derecede yavaş çalışıyordu. Bu yavaşlığı nedeniyle işletim sistemi boot edilemiyordu, USB ya da SATA üzerinden bağlandığında diskin içine girmek neredeyse imkansız oluyordu. Hazır ihtiyacım olan veriyi de kurtarmışken basayım formatı öyle bakayım dedim. Aleti USB’den taktıktan sonra görmek için bile dakikalarca beklemek gerekiyor, format atmak tam bir bela. Neyse formatladım hatta tüm partisyonları da sildim. Bu haliyle RAW olarak gözüktü ve tekrar denediğimde formatlama işlemini tamamlayamadı. Ortada muhtemelen bir bad sector vakası var diye düşünerek önce Seagate’in “SeaTools” programıyla sonra da “HD Tune” ile tarama yaptım. Ayı gibi bad sector çıktı. Bu sefer de bad sector illetine çözüm araştırmasına başladım. “Repartition Bad Drive” isminde bir programın bad sector barındıran kısmı ayırıp geri kalan sağlıklı alanı kullanıma açtığını öğrendim. Bu programla diskteki problemli kısımları ayırdım. Şu an elimde boyutu biraz kırpılmış olsa da düzgün çalışan bir HDD var. Kendisi güvenilmez bir arkadaş olduğundan depolamadan ziyade kısa süreli taşıma amacıyla kullanılacak.

Koca haftasonu böyle geçti ve henüz yapacaklarım tamamlanmadı bile. Önce geri döndürülemez şekilde HDD sıfırlamak, sonra veri kurtarmak ve en son da bad sector içeren HDD’yi kurtarmak üzerine araştırdım, çalıştım. Kriz anları dışında pek de lazım şeyler olmadığı açık ama tüm bunlarla uğraşırken büyük keyif aldım. Belki de hobi olarak bilgisayar tamirciliği yapmam gerekiyor kim bilir.

Çok dağınık anlattığım için madde madde özet geçeyim:

Güvenli bir şekilde HDD sıfırlamak: Linux altında “shred” çoğunlukla yeterli bir çözüm.

Veri kurtarmak: “testdisk” çok güçlü bir yazılım. El altında tutulması gereken bir araç.

Bad sector içeren diski kurtarmak: “Repartition Bad Drive” ile diskin sağlıklı kısmı ayırılarak kullanılabiliyor. Ancak pek çok partisyon yarattığı için (benim durumumda 7 partisyon yarattı) bunları birleştirecek bir işlem yapmak gerekli.

 

Güncelleme: Bad sectorden muzdarip HDD ertesi gün hakkın rahmetine kavuştu. Bad sector varsa çok kurcalamanın manasız olduğunu öğrenmiş oldum böylece.