Hazır aklımdayken…

Bol keseden sallayayım dedim.

Monthly Archives: Ekim 2013

Ergo Proxy: Çok Tanrılı Dünya’yı Anlamak

Üniversite yıllarımda bolca anime izlemiş ve üniversitenin bitimiyle komple bırakmıştım. Zaten gördüğüm kadarıyla anime izleyen kesim tamamen üniversite okuyan gençlerden mütevellit. Adeta bir zorunlulukmuş gibi diplomayla birlikte hemen herkes izlemeyi bırakıyor.

Çok uzun sürenleri hariç hemen hemen tüm popüler animeleri (Full Metal Alchemist, Hellsing, Cowboy Bebop, Kenshin, Death Note, Wolf’s Rain, Neon Genesis Evangelion, Ghost in the Shell vs) izledim. Çok beğendiğim seriler olmasına karşın bir türlü tam olarak ısınamadım anime olayına. Ne kadar donanımlı bir kadronun elinden çıkarsa çıksın, ne kadar sağlam bir konuya sahip olursa olsun illa ki ya kötü işlenmiş karakterler, ya gereksiz ciddiyet ya da fazla çocuksu tavırlar bulunuyor pek çoğunda. Cowboy Bebop ve GITS bu anlamda benim gönül rahatlığıyla izleyebildiğim nadir serilerden oldu. Kültür farkı denilen olay bu olsa gerek.

Birkaç Hellsing OVA’sı hariç 3 senedir anime izlememiş biri olarak geçenlerde aklıma GITS geldi. Kısaca bahsetmek gerekirse Matrix yapımcıları Wachowski kardeşlerin pek etkilendiği bir seridir kendisi. İnternette hakkında yazılan birkaç şeyi okurken benzer yapıda Ergo Proxy isimli bir anime olduğunu hatırladım. Aktif olarak anime izlediğim dönemde izlenecekler listeme aldığım bu seriye el sürmemiştim. 23 bölümlük kısa bir seri olmasının da etkisiyle izlemeye koyuldum.

Öncelikle gerçekten GITS ile benzerlikleri olduğunu söylemeliyim. Ancak bu benzerlikler serinin orijinal olduğu gerçeğini sarsmayacak seviyede. Ana karakterlerden Re-l, GITS’teki binbaşıyı andırmakla birlikte onun yanında çocuk gibi kalıyor. Yine teknolojinin çok ileri olduğu gelecekte geçiyor konu. GITS’teki sanal alem konsepti pek yok, bunun yerine herkesin emrine amade AutoReiv yani androidler var. Bu dediklerim dışında pek göze çarpan bir benzerlik olduğunu söyleyemem.

ergo-proxy

Amy Lee’den esinlenme kahramanımız Re-l ve müthiş bir hikayeye sahip oldukları can yoldaşı Iggy

Konusu itibariyle karışık yapıda bir anime olduğunu ve özellikle son bölümlerde ne olup bittiğini anlamakta zorlanıldığını söylemek mümkün. Neon Genesis Evangelion gibi bir faciadan sonra (ki kendisi izlediğime pişman olduğum tek animedir) karışık ve felsefi sorulara sahip animelere önyargıyla yaklaşıyorum ve Ergo Proxy ilk birkaç bölümü sonunda beni tedirgin etti. Oluşan soru işaretlerine cevapların gecikmemesi ile yapımcıların sır saklama gibi bir huyu olmadığına kanaat getirdim ve biraz rahatladım. Biraz da izlediğim çevirinin iyi olmaması sebebiyle özellikle son bölümlerde ipin ucunu biraz kaçırdım ama okuduğum bir inceleme ne olup bittiğini anlamama yetti. Ha tabi bu her şeyi anladım hiç soru işareti kalmadı anlamına gelmiyor. Mesela neden gerçek insanlar Dünya’yı terkederken arkalarında vekiller, yeni şehirler ve insanlar bıraktılar, neden vekiller olmadan şehirler yaşayamıyor, cogito virüsü kim tarafından neden imal edildi gibi çok büyük soru işaretleri kaldı. Yine de NGE gibi son bölüm bittiğinde “bu ne lan noldu şimdi” demedim. Bahsettiğim sorulara cevap veren sağlam incelemeler olduğunu da tahmin ediyorum. Wikia sitesine göz attım ama yeteri kadar doyurucu gözükmedi gözüme. Belki ilerleyen zamanda içeriği genişler. Ayrıca karakterlerin, mekanların isimlerinden heykellere kadar pek çok göndermeyi barındırıyor içinde. Muhtemelen daha fazlası vardır ama şu forumda, yapılan göndermelerin ciddi bir bölümü verilmiş.

Ergo Proxy, varoluş gibi temel bir felsefi sorunun üzerine kurulmuş bir konu üzerinden ilerliyor. Yaratıcı ve yaratılan ilişkisi bolca deşiliyor seri boyunca. İlk birkaç bölümlük “aha da dünyamız” konseptli tanıtım seansının ardından kahramanlarımız Vincent’in ve arada ortaya çıkan Proxy’nin hakkında bilgi edinebilmek için uzun bir yolculuğa çıkıyor. Büyük ölçüde yıkıma uğramış dünya üzerinde yapılan bu yolculukta hemen her bölümde kendine ait onlarca bölüme sahip olabilecek olaylarla/karakterlerle karşılaşıyorlar. Bunlar arasında beni en çok etkileyen zehirli gaz çıkan bir mağarada yaşayabilen insansı (ya da insan olma özelliklerini kısmen kaybetmiş) yaratıklar oldu. Neydiler, neden böyle oldular, başlarına ne gelecek sorularına cevaben bir seri çekilse izlerim.

En başta bahsettiğim gibi pek çok animede ya karakterlerin işlenişinde ya da konunun akışında sorunlar görüyorum ve bu benim anime izlemeyi bırakmamdaki etken oldu. Ergo Proxy bu pürüzleri aşarak Cowboy Bebop ve GITS’in yanında yer aldı benim gözümde. Karakter davranışlarının her geçen bölümle birlikte daha da olgunlaştığı, yapımcılarının amacının NGE’deki gibi anlaşılmamak değil aksine anlaşılmak olduğu karanlık bir anime bu. Olanca karanlıklığının sebebi Elfen Lied’daki gibi gerzek bir şiddet anlayışı değil Cowboy Bebop’da da gördüğümüz umutsuzluk hali. Kahramanlarımız bir amaç uğrunda çaba gösterirken bir yandan her şeyin kontrol dışı olduğu hissi veriliyor. Benim gibi gereksiz şiddetten rahatsız olanlar için herhangi bir sorun teşkil etmiyor.

Bölümler “Kiri” isimli harika bir parçayla açılıp Radiohead’in “Paranoid Android”i ile son buluyor. Soundtrack albümlerini dinlemedim ama müziklerin çok başarılı olduğunu söylemem gerek. Bu konuda benim favorim Cowboy Bebop kadar başarılı olmasa da Ergo Proxy’nin çok iyi bir iş çıkardığını söylemem gerek.

Eğer ki GITS ya da Cowboy Bebop sever biriyseniz, Matrix gibi filmler hoşunuza gidiyorsa, cyberpunk ve steampunk gibi akımlar ilginizi çekiyorsa şiddetle tavsiye edeceğim bir anime Ergo Proxy. Animeden soğumuş beni bile tatmin etti.

Riddick: Toz Pembe Hayat

Bilimkurgu-aksiyon sinemasının sevdiğim simalarından biri olan Riddick’in son filmi 4 Ekim’de Türkiye’de vizyona girdi. Ben de bir süredir beklediğim filme halk günü indirimiyle gittim (5TL kârdayım kehkeh). Hemen önden trailerını verip yorumumu özet geçeyim: eh işte bir film olmuş.

Riddick serisi 2000 yılında Pitch Black ile başladı. Düşük bir bütçeyle (23 milyon dolares ne kadar düşükse artık) girişilen maceradan yapımcı güzel voli vurdu ve ortaya dünyayı toz pembe gören (harbiden fuşya tonlarında görüyor adam) Riddick isminde akıllarda kalıcı bir anti-kahraman çıktı. Pitch Black, Alien serisindeki gibi farklı bir gezegendeki yamuk yumuk yaratıklardan kaçma/çarpışma filmiydi genel olarak. Bu mevzuuyu çok iyi kotardığı gibi bir de üstüne azılı kaçak ve ödül avcısı konseptini eklemişti. Dediğim gibi orijinal bir anti-kahraman da içerdiği için Pitch Black pek çok kişi için unutulmaz filmlerden biri oldu.

2004 yılında devam filmi The Chronicles of Riddick ve ilk filmle bağlantıyı kuran The Chronicles of Riddick: Dark Fury animasyonu çıktı. Dark Fury benim defalarca izlediğim ve Riddick’in telsizden “I’m a bounty hunter” dediği sahneyi aklıma kazıdığım yarım saatlik bir animasyondu. O sıralar animelere de merak saldığım için animasyonun kalitesini değerlendirebilecek kadar altyapıya sahiptim ve başarılı bulmuştum. The Chronicles of Riddick ile seri Pitch Black ve Dark Fury’deki çizgisini bir miktar bozdu. Anti-kahraman olarak Riddick yine Riddick’ti ama kocaman (biraz da grotesk) ordular, taht kavgaları ve entrikalar ilk filmdeki düz mantık ölüm kalım savaşına ters şeylerdi. Neyse ki tüm film Necromonger denilen Kainat’ın ebesine atlamayı düstur edinmiş modern Moğol ordusu üzerinden ilerlemiyordu. Yine fantastik bir gezegenden kaçışın yanı sıra çok sağlam hapishane sahneleri ve Toombs isimli ödül avcısını içeriyordu. Pitch Black kadar sevemesem de hakkını verdiğim bir filmdir.

Herhalde yapımcılar da benim gibi düşünmüş olacak ki serinin son filmi Riddick, ilk film Dark Fury havasında çekilmiş. İlk başta sevinmiştim ancak ilk filmin çizgisinden gidelim derken neredeyse remake oluyormuş yeni film. İkinci filmin çizgisinden gitmesi yerine tercih etsem de biraz canımı sıktı bu benzerlik. Filmin başında Riddick kardeşimiz Necromonger reyizi olduktan sonra biraz mala bağladığını ve yıllardır burnunda tüten Furya’ya gitmek için tacını bıraktığını anlatıyor. Gel gelelim Furya’da değil alakasız bir gezegende buluyor kendini. Burada silkinip kendine geliyor ve yerleşik hayata geçiyor. Lakin diğer filmlerdeki gibi cenabet bir gezegene düştüğü için yağmurla birlikte abuk sabuk yaratıkların akın ettiğini görüyor. Paçayı kurtarma yolu olarak ödül avcılarının ortak kullandıkları bir yerleşkeden acil durum çağrısı bırakıp kendini açık ediyor (adamların gemiyi almak var kafasında). Hemen biri ilk filmdeki ödül avcısı Johns’un babasının olmak üzere 2 ekip iniyor ve peşine düşüyorlar Riddick’in. Yağmurun bunların bulunduğu yere varmasıyla birlikte film bir anda Alien vâri gezegenden kaçış/yaratık avı moduna giriyor.

Gpitch17

Armut dibine düşer misali baba-oğul Johns.

Dediğim gibi filmin gidişatının ilk filmle neredeyse aynı olması bir problem. Bunu geçersek beni en çok rahatsız eden şey Riddick’in egosunun geçen zamanla aşırı şişmiş olması. Lezbiyeni heteroya dönüştüren bir karakter olarak resmedilmesi pek doğru bir seçim olmamış kanımca. Benim Riddick’te sevdiğim şey istediğinde rahatlıkla ortamın mına koyabilen biri olmakla birlikte bunu umursamamasıydı. Bunların yanı sıra ilk iki filmdeki gibi kıl payı kaçışların/çarpışmaların yeterli seviyede olmaması beni hayal kırıklığına uğrattı.

Olumlu tarafların başında görsellik geliyor. Başarılı CGI efektleri kullanılmış ve kesinlikle sırıtmıyor. Bu görsellik ince hesaplanmış sahnelerde kullanılsaydı keşke demeden edemiyorum. İlk iki filmle bağını koparmaması, direk konunun içinde önceki filmlerden karakterlerin ve olayların yer alması iyi bir şey. Toombs kadar olmasa da onun ekseninden Santana isimli ödül avcısı izlerken keyif veren bir karakter olmuş. Onu da maalesef filmin en dandik sahnesinde kaybediyoruz.

Artıları eksilerinin yanında zayıf kaldığı için bir Riddick sever olarak filme anca eh işte diyebiliyorum maalesef. Seriye özel bir ilginiz yoksa, önceki filmleri izlemediyseniz ve bilimkurgu-aksiyon tarzından hazzetmiyorsanız tavsiye etmiyorum. Bunun dışında kalan kesim için sinemada izlemeye değmeyecekse de zaman geçirmek için izlenebilir.

Albüm Taramak

Her şeyin yedeğini, yedeğinin yedeğini almayı hayat düsturu edinmiş garantici (ya da bir miktar paranoyak) biri olarak ailemizin kıymetli fotoğraf albümlerinin dijital yedeğini almayı uzunca bir süredir düşünüyordum. Bu tarz bir işe girişmek için öncelikle ciddi ölçüde zaman harcamayı göze almak gerekiyor. Bu yorucu iş tamamlandıktan sonra “lan keşke şöyle yapsaydım” dememek içinse en baştan her şeyi düzgün planlamak ve en uygun yöntemleri araştırmak çok önemli.

Teknolojik gelişim hızının boku çıktığı için bundan 10 sene öncesine kadar standart olarak kullanılan analog kameralar artık sadece dinazorlar tarafından tercih ediliyor. Ben işin teknik ya da sanatsal tarafına uzak olduğum için (bu arada fotoğrafın bir sanat dalı olup olmadığı konusunda henüz ortak bir kanıya ulaşılabilmiş değil) analog iyi dijital kötü muhabbetine anlam veremiyorum zira dijital kolaylık ve yetkinlik varken neden analogda ısrar edenlerin olduğu cevaplayamadığım sorulardan oluyor. Kıt bilgimle atıp tutmak istemesem de için için analog kullanıcılarının sırf cinslik yapmak için bu seçimlerinde ısrar ettiklerini düşünüyorum.

Neyse zaten bizim eve hiçbir zaman köşedeki fotoğrafçının sattığı dandik makinelerden başka makine girmedi. Yaşam kalitesinin üzerinde pek durmayan bir aile olarak “işimi görsün yeter” görüşünden ayrılmadığımız için albümlerimizdeki fotoğraflar da “anca iş görür” seviyesinde. Ne olursa olsun benim nazarımda son derece kıymetliler ve gelecek nesillere aktarılmaları gerekiyor. Benim gibi düşünen pek çok kişi olduğunu bildiğim için başımdan geçenleri anlatayım. Gerçi sıfır ziyaretçi ortalamasıyla devam ediyor blog ama bir gün elbet birinin işine yarar.

Öncelikle elimizde bir tarayıcı olmalı. Tarayıcı kalitesi yapacağımız işin kalitesindeki en önemli faktör. Piyasada milyarlık tarayıcılar olduğu gibi all-in-one yazıcılarda bulunan düşük seviye tarayıcılar da mevcut. Dediğim gibi zaten bizdeki fotoğrafların hali hazırda yüksek bir kalitesi olmadığından yazıcımdaki (Samsung SCX-4600) tümleşik tarayıcıyı kullanmakta sakınca görmedim. Aile albümleri için yeterli olduğunu düşünüyorum.

Tarama kalitesinin en yüksek olduğu yöntem direk negatiften tarama. Bizde yoktu ama sizde fotoğrafların negatifleri duruyorsa bunları tarayabilecek bir cihaza yönelmek mantıklı olabilir. Özellikle kaliteli bir makineyle çekilmiş kaliteli fotoğraflar için bu yolu seç(ebil)mek güzel olur. Tabi bu tip cihazların da maliyetleri yüksek oluyor.

Tarayıcıların çok fazla bir ayarı yok. Yapacağınız en önemli seçim çözünürlük seçimi olarak karşınıza dikiliyor. Okuduğum kadarıyla herkes 300dpi çözünürlüğün bu iş için yeterli olduğunda hemfikir. Ben de yaptığım testlerde 300dpi ile 600dpi arasında önemli bir kalite farkı olmadığına, buna karşılık tarama sürelerinde çok ciddi bir fark olduğuna kanaat getirdim. Yani çözünürlüğü 300dpi seçebiliriz.

Tarama konusunda diğer önemli bir seçenek kayıt formatı. Tutup da zaten tarama esnasında bir miktar kalite kaybına uğramış görüntüyü bir de jpeg gibi bir sıkıştırma formatıyla kaydederseniz yaptığınız işin üzerine tüy dikmiş olursunuz. Jpeg çok kral bir sıkıştırma formatıdır ama depolama araçlarının iyicene geliştiği bir ortamda fotoğraflarınızı sıkıştırmadan kaydetmeyi seçmelisiniz. Bunun için tiff en uygun seçim olarak karşımıza çıkıyor. Ben yaklaşık 1000 adet fotoğraf tarattım ve 6GB kadar bir yer kaplıyorlar. Sıkıştırmaya değmeyecek kadar küçük bir alan. Eğer Dropbox gibi sanal bir sürücüye yedek almayı düşünürseniz buraya koyacağınız dosyaları jpeg’e çevirebilirsiniz. Yine de bir yerlerde tiff halleri bulunsun.

Elinizde yüzlerce fotoğraf var. Bunları tek tek taratmak gibi çılgın bir fikirle yola çıkmayın. Tarayıcınız benimki gibi flatbed bir tarayıcı ise aralarında bir miktar boşluk bırakacak şekilde maksimum sayıda fotoğrafı tek seferde tarayın. Bu şekilde aynı anda ortalama 4 fotoğraf taramak mümkün oluyor. Eğer elinizde otomatik beslemeli bir tarayıcı varsa bir deste fotoğrafı koyup hepsinin takır takır taranıp bilgisayara aktarılmasını keyifle izleyebilirsiniz. Lakin böyle bir durumda fotoğrafın sıkışıp zarar görmesi, fotoğrafların temiz olmaması durumunda tarayıcının sürekli temizlenmesi gerekmesi gibi sorunlar çıkabilir. Pek çok kişide flatbed tarayıcı olduğunu düşünerek devam ediyorum.

Taradığınız fotoğraflar albümlerinden çıkıyorsa ya da direk albümde değillerse dediğim gibi aynı anda 3-4 fotoğraf tarayabiliyorsunuz. Buna karşılık yapışkan tabanlı, jelatin korumalı albümlerdeki fotoğraflar işi zora sokuyor. Bu albümlerdeki sayfalar A4 formatından büyük olduğu için her sayfayı 2-3 defa taratmadan tüm fotoğrafların tarandığından emin olamıyorsunuz.

İşinizi yaparken titizlenin çünkü çok meşakatli bir işe giriştiniz ve bittiğinde kesinlikle tekrarlamak istemeyeceksiniz. Öncelikle tarayıcı temiz olmalı. Yüzlerce fotoğrafın ortasında kıl görünmesini istemezsiniz. Bu nedenle LCD ekran temizleme solüsyonlarıyla tarayıcının camını ve kapağını silin. Bir fener yardımıyla toz, kıl, yün kalıp kalmadığından emin olun. Tarayacağınız fotoğraflar ister istemez tekrar kirlenmeye sebep olacağından bu temizliği ara ara tekrarlamalısınız. Bir elinize lastik eldiven takarak fotoğraflarda ve tarayıcının camında parmak izi bırakmanın önüne geçebilirsiniz. Bunu yaptığınızda ilk temizlikten sonra ara ara yumuşak bir fırçayla tarayıcı camındaki tozları temizlemeniz yeterli oluyor.

Uzun uğraşlar sonucunda tüm fotoğrafları 300dpi çözünürlükte tarattık ve tiff formatında kaydettik. Şu an elinizde her birinde 3-4 fotoğraf bulunan yüzlerce tiff dosyası var. Üstelik bu fotoğraflar ister istemez yamuk taranmış durumda. Her bir dosyayı açıp, içindekileri tek tek ayırıp, açılarını düzeltip, yeni dosya ismi verip kaydetmemiz gerek. Böyle bir iş taramaktan daha zahmetli olacaktır. Dünyada bu işe kalkışan ilk kişi siz olmadığınız ve hala dünyada iyi kalpli insanlar olduğu için şu sitede anlatıldığı üzere Photoshop ya da GIMP kullanarak bu zorlu işi otomatiğe bağlayıp çözüyoruz. İlgili yazıda GIMP’in bu konuda Photoshop’a nazaran daha başarılı iş çıkarttığı belirtilmiş. Zaten Photoshop sahibi olmadığım için hemen GIMP’i kurup anlatılan ayarları yaptım. Bu yöntemle günler sürecek işlem dakikalar içinde tamamlanıyor. GIMP’in fotoğrafları düzgün bir şekilde ayırması için birbirlerine çok yakın taranmamış olmaları gerekli. Tararken buna dikkat ettiğiniz sürece ayırma işleminde pek bir sorun yaşamıyorsunuz. Buna karşılık yapışkanlı albüm sayfalarında genellikle arkaplan desenli olduğu için program ister istemez başarısız oluyor. Bu durumda kesme çevirme işlerini elle yapmak gerekiyor. Ben bu şekilde toplam 250 fotoğraflık 3 albümü 2 tam günde ayırabildim. Bir süre sonra insanın midesi bulanıyor. O nedenle bu tarz arka planı desenli yapışkanlı albümler ne kadar azsa o kadar kolaylaşıyor işiniz.

Tüm fotoğrafları taradınız, ayırdınız ama işiniz henüz bitmedi. Bazı fotoğrafların arkasında yazı yazılmış oluyor. Bu yazıları da bir text dosyasında tutmak önemli. Hatta bunun üstüne bir de aile büyüklerinizi toplayıp bir fotoğraf gösterimi yapar, bunu da videoya kaydederseniz ilerleyen yıllar için 10 numara 5 yıldız bir iş yapmış olursunuz.

Yapılacak son bir şey kaldı o da depolamak. Sarfettiğiniz bunca emeği tek bir yerde tutarsanız kafanızı taşlara vurmanız için çok beklemeniz gerekmez. Genel kural en az 3 yedek almadıkça verinin güvenliğinin olmadığı yönündedir. Bu nedenle 1 yedeği bilgisayarda, 1 yedeği harici harddiskte, 1 yedeği de DVD ortamında tutmayı tercih ediyorum ben. En garantili yedekleme tercihi belki Dropbox gibi sanal ortamı olarak gözükebilir ancak bundan 30 sene sonra bu firmaların hizmetlerine devam edip etmeyeceği muallak olduğundan sadece bu tarz bir seçeneğe bel bağlamamak lazım. Üstelik şifre çaldırma ya da direk bu hizmetlerin hacklenmesi durumunda elinizdeki verinin güvenliğinden söz etmeniz imkansız hale geliyor.

Toplamda 1000 civarında fotoğrafı tarayıp işlemem 1 hafta kadar bir zamanımı aldı. Boş dönemime denk geldiği için uzun uzun çalışma fırsatı buldum. Eğer işten geldikten sonra günde 1-2 saat bu işle meşgul olacaksanız (ve benim gibi flatbed bir tarayıcı kullanıyorsanız) 2-3 haftalık bir maratonu göze almanız gerekecektir. Her şeye rağmen yıllar sonra açıp çocukluk fotoğraflarınıza baktığınızda “iyi ki yapmışım” diyeceğiniz bir iş olduğuna emin olabilirsiniz.

IMAGE00073

Hayvan Çiftliği: Bir Peri Masalı

Geçtiğimiz hafta evde temizlik olmasından mütevellit kendimi Kadıköy’e attım. Daha önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim arızalı notebooku tamire bıraktıktan sonra biraz dolanıp zaman öldüreyim dedim. Ancak zaman dediğimiz şey ihtiyacınız olduğunda intikam alıyormuşcasına akıp giderken ihtiyacınız olmadığında olduğu yerde duruyor. Hal böyle olunca rıhtım tarafındaki Alkım’a girip kitaplara göz attım. Aslında kafamda H.G.Wells’in Zaman Makinesi’ni okumak vardı ancak ne kadar aradıysam da raflarda göremedim. Tam “neyse lan gidiyorum ben” diye kapıya yöneliyordum ki yakın zamanda Mert karşimin önerdiği Hayvan Çiftliği gözüme ilişti.

Daha önce George Orwell’in 1984’ünü okumuştum. Distopya sever biri olarak benim için özel bir yere sahiptir. Hayvan Çiftliği’ni distopya olarak değerlendirmek ne kadar mümkün bilmiyorum ama 1984’te olduğu gibi bir sistem eleştirisi mevcut. Kitap, Stalin dönemi komünist Rusya’sına bir taşlama olarak yazılmış. Hatta bu nedenle Amerikan okullarında anti-komünist propaganda amacıyla uzun yıllar okutulmuş.

Kitap Bay Jones’un (Rus çarı) sahibi olduğu Beylik Çiftlik’te (Çarlık Rusya) Büyük Reis (Marx)’in yaptığı konuşmayla başlıyor. Bir süre sonra hayvanlar domuzların önderliğinde ayaklanıp çiftliği ele geçiriyor ve adını Hayvan Çiftliği (SSCB) olarak değiştiriyor. Tüm hayvanlar özgürlüğün verdiği heyecanla elbirliği ederek çiftliğin işlerini görüyorlar ve 7 emiri (komünist manifesto) oluşturuyorlar. Lakin kısa bir süre sonra domuzlar arasından çıkan 2 önderin davranışları bu 7 emirin dışında işlemeye başlıyor. Bu liderlerden Napoleon (Stalin) ve Snowball (Troçki) sürekli olarak fikir ayrılığına düşüyor ve bunun sonucu olarak bir gün Napolean o güne kadar yetiştirdiği ve herkesten sakladığı köpekleri (KGB) Snowball’un üzerine salarak çiftliğin dışına kaçmasına sebep oluyor ve diktatörlüğünü kurmuş oluyor. Napoleon’un aldığı kararları Squealer (Pravda gibi propaganda birimleri) isimli domuz diplomatik diliyle ve laf ebeliğiyle diğer hayvanlara kabul ettiriyor. Zaman ilerledikçe hayvanların yaşam şartları daha da ağırlaşarak Beylik Çiftlik zamanından daha kötü bir hale geliyor. Fakat yapılan propagandanın etkisiyle hayvanlar hatırladıkları geçmişten bile şüphe eder oluyor. Bunun üstüne bir de Napoleon’un zalimliği eklenince hiçbiri karşı çıkmaya cesaret edemiyor. İlk zamanlar düşman bellenen insanlarla ticaret yapılıyor, fedakar Boxer (proletarya) öleceği zaman at kasabına satılıyor, diğer tüm hayvanlar ağır şartlarda çalışırken domuzlar gününü gün ediyor.

Yukarıda kitabın Amerika’da anti-komünist propaganda aracı olarak okutulduğundan bahsetmiştim. Ben bunu ilk duyduğumda inanamadım çünkü kitabın asıl eleştirdiği şey sosyalist/komünist düzen değil aksine bu düzenin kapitalizme evrilmiş hali. Kitabın sonunda 7 emir silinip tek bir emir yazılıyor: Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir. Eleştirinin faşizan yönetime, emek hırsızlığına karşı olduğu çok açık. Hadi burdan anlamadı Amerikan çocuklar diyelim, son bölümde domuzlar iki ayakları üzerinde yürümeye başlayıp insanlarla aynı masada eğlenmeye başladıklarında ve diğer hayvanlar insanları domuzlardan, domuzları da insanlardan ayırt edemez olduklarında da mı anlamadılar. Bu kadar öküzleme bir propagandayı yiyorlarsa hakkaten Amerikan halkının zekası anlatıldığı kadar geri demektir.

Ben Can Yayınları’ndan çıkan çevirisini okudum. Diğer kitaplarında olduğu gibi çeviri konusunda hiçbir sıkıntı yok. Kitabın çok sade bir dili olduğundan ve 150 sayfalık bir kalınlığa sahip olduğundan bir bilemedin iki oturuşta bitiyor. Temizlik günü için ideal yani :)