Hazır aklımdayken…

Bol keseden sallayayım dedim.

Why, Mr. Anderson?

Why, Mr. Anderson? Why, why? Why do you do it? Why, why get up? Why keep fighting? Do you believe you’re fighting… for something? For more than your survival? Can you tell me what it is? Do you even know? Is it freedom? Or truth? Perhaps peace? Could it be for love? Illusions, Mr. Anderson. Vagaries of perception. Temporary constructs of a feeble human intellect trying desperately to justify an existence that is without meaning or purpose. And all of them as artificial as the Matrix itself, although… only a human mind could invent something as insipid as love. You must be able to see it, Mr. Anderson. You must know it by now. You can’t win. It’s pointless to keep fighting. Why, Mr. Anderson? Why? Why do you persist?

Reklamlar

Bir Kalas Bir Heves

(Başlıktaki kalas ben oluyorum. Bu yazı bir miktar yontulma çabası içinde edindiğim tecrübeleri ve izlediğim oyunlara ait değerlendirmelerimi içerir.)

Eylül ayında yaptığım Endülüs gezisi hayata bakışımda bir takım değişiklikler yarattı. Eve döndüğümde ilk iş olarak hayatı daha dolu geçirmek için neler yapabileceğimi düşümeye koyuldum. 28 yaşında izlediği tiyatro oyunu sayısı iki elin parmaklarını geçmeyen biri olduğumu farkettiğimde elimden geldiğince bu açığı kapatmam gerektiğine karar verdim. Aşağıda bu sene izlediğim oyunlara dair kısa düşüncelerim yer alıyor. Birçoğunun üzerinden aylar geçtiği ve ben de bu konularda uzman olmadığım için yalan yanlış atıp tutmuş olabilirim. Olabilir yani nedir?

Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi (23.10.2015, Kadıköy Halk Eğitim)

Tiyatroadam’ın sahnelediği oyunla yaptım açılışı. Oyundan önce okuduğum yorumlar hep olumluydu. Ancak ben ve arkadaşlarım amatör bir tiyatro topluluğunun sergilediği bir oyun tadı aldık. Salondaki konumumuzla da ilgili olabilir ancak oyuncuların dediklerini çoğunlukla birbirine girdi ve biz anlamaya çalışmaktan yorulduk. Puanım 6/10.

Ben Bertolt Brecht (27.10.2015, Trump Towers)

Genco Erkal ve Tülay Günay’ın oynadığı oyun Bertolt Brecht’in oyunlarından alınan kesitlerden oluşuyor. Şans eseri 4 gün önce Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi’ni izlemiş olmam daha bir keyif almamı sağladı. Yine de oyundan tam anlamıyla keyif almak için Bertolt Brecht’i ve oyunlarını iyi tanımak gerekiyor. Puanım 7/10.

Bir Delinin Hatıra Defteri (17.11.2015, Kadıköy Halk Eğitim)

20 gün içinde izlediğim ikinci Genco Erkal oyunu. Hayatımda izlediğim en iyi oyunlardan biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Arksenty Ivanovich Poprishchin’in deliliğe olan adım adım yolculuğunu büyük bir iç sıkıntısıyla izledim (bu da Genco Erkal’ın ne kadar büyük bir oyuncu olduğunu gösterir, adam resmen sahnede delirdi). Özellikle en sondaki tiradıyla bütün yaşam enerjimi söndürdü. Lakin Türk tiyatro izleyicisindeki ota boka gülme refleksi sebebiyle bazı yerlerde rahatsız oldum. Daha sonraki oyunlarda bu sığırların ne kadar çok olduklarını görünce onlarla yaşamayı öğrenmem gerektiğine kanaat getirdim. Neyse seyirciyle ilgili ayrıca yazacağım için şimdilik uzatmıyorum. Puanım 10/10.

On İkinci Gece (10.12.2015, Harbiye Muhsin Ertuğrul)

Benim için senenin ilk Şehir Tiyatroları oyunu ve Muhsin Ertuğrul Sahnesi’yle tanışma sebebim. Bu sezon izlediğim en iyi oyunlardan biri. Sahnede sürekli bir hareket var ve resmen delilik akıyor. Gördüğüm en iyi sahne kullanımı bu oyundaydı ve sanıyorum bu sebeple tüm sezon yalnızca Muhsin Ertuğrul’da sahnelendi. Puanım 9/10.

Hayal-i Temsil (16.12.2015, Kadıköy Haldun Taner)

Türk tiyatro tarihinin ilk Türk kadın oyuncuları Afife Jale ve Bedia Muhavvit’i konu alan oyun. Gerçek hayatta yolları kesişmemiş bu iki büyük insan oyun boyunca ayrı ayrı işlenip dolaylı yollarla (ve harika bir dekorla) bir araya getiriliyor. Pek çok farklı rolde oynayan Yiğit Sertdemir’in performansı müthişti. Bedia Muhavvit’in hayatından değil belki ama Afife Jale’den çok etkilendim. Oyundan sonraki bir kaç gün Afife Jale hakkında yazılanları okumakla ve kaderine lanet etmekle geçti. Her ne kadar bu kadar etkilenmiş olsam da oyunun biraz daha kısa tutulabileceğini düşünüyorum. Yanımda oturan “özgüvenli şişman” karakterine bilahare değineceğim. Puanım: 8/10.

Ayaktakımı Arasında (17.12.2015, Harbiye Muhsin Ertuğrul)

Mal bulmuş mağribi gibi Şehir Tiyatroları’ndan ucuz bilet bulunca ve izlediğim oyunları da çoğunlukla beğenince iki gün üst üste gitmekte bir beis görmedim :) Lakin bu seferki oyunu pek beğendiğimi söyleyemem. Bunda sebep oyuncular mı, metin mi yoksa benim kalaslığım mı karar veremedim. Aslında oyuncu performanslarında gözüme batan pek bir şey yoktu. Sanıyorum oyunun geçtiği dönemin Rusya’sına uzak olduğum için bende bir etki yaratmadı. Buna karşın oyun bittiğinde seyirciden çok az alkış gelmesi ve oyuncuların selam sırasındaki yüz ifadeleri oyun hakkındaki düşüncelerimin bana has olmadığını gösterdi. Açıkcası beni etkileyen kısım oyundan ziyade oyunun dışında kalan bu yüz ifadeleri oldu. Puanım 5/10.

Fehim Paşa Konağı (14.01.2016, Harbiye Muhsin Ertuğrul)

Türk tiyatrosunun bilindik oyunlarından biri. Oyunun işleniş tarzı (anlatıcının oyuna dahil olması ve rolleri dağıtması) hoşuma gittiyse de oyun genel olarak beni pek sarmadı. Puanım 6/10.

İki Arada Bir Yerde (16.01.2016, Üsküdar Müsahipzade Celal)

Yıllar önce izlediğim ve çok beğendiğim No Man’s Land isimli filmin tiyatro oyunu. Filmi kadar beğenmedim. Vereceği mesajı çok sündürdüğünü ve daha etkileyici olabileceğini düşünüyorum. Ön sıralardaki teyzelerin kendi aralarında yüksek sesle konuşmaları ve “eyvaaah” şeklinde verdikleri tepkiler oldukça eğlenceliydi. Puanım 6/10.

Zengin Mutfağı (22.01.2016, Kadıköy Haldun Taner)

Sezonda izlediğim en iyi oyunlardan biri daha. Daha sonra öğrendim ki Şener Şen’in oynadığı bir de filmi varmış. Aşçı ve anlatıcı rolündeki Murat Garibağaoğlu’nun performansı üst düzeydeydi. Her ne kadar abartılı oyuculuğa hiç gelemesem de Ali Mert Yavuzcan’ın sahnelediği karakterin hareketleri canımı sıkmadı. Bunun sebebi abartılı hareketlerin bahsettiğim karakteri gerçeklikten uzaklaştırmak yerine gerçeğe yakınlaştırması. Sanırım bunun dışında abartılı oyunculuğu hoş görebileceğim bir olasılık yok. Unutmadan, seyircinin yine damga vurduğu bir oyun oldu. Ota boka gülme konseptine alışmıştım zaman içinde ama yüksek sesle uzun uzun kavga edenini ilk kez gördüm. Puanım 9/10.

On İki Öfkeli Adam (06.02.2016, Üsküdar Müsahipzade Celal)

Senelerce filmini izlemeyi erteledim, kısmet tiyatro oyununaymış. Yine sezonda izlediğim en iyi oyunlardan biriydi. Oyunculuklar çok başarılıydı. İki hafta sonra filmini de izledim ve diyebilirim ki filmi az biraz daha güzeldi. Sinema tarihinin kült filmlerinden biri olduğunu düşününce bu karşılaştırmamın oyunun ne kadar iyi olduğunu gösterdiğini anlayabilirsiniz. Puanım 9/10.

Bezirgân (07.02.2016, Kadıköy Halk Eğitim)

Nam-ı diğer Tartuffe. Görünen o ki oyunu satmak için oyuna yedirilen Erkan Can’ın hepi topu 10-15 dakika sahnede kalması canımı sıktı. Yok yani Erkan Can olsun olmasın o önemli değil de afişte fotoğrafını en tepeye koyup ondan sonra kuş kadar rol vermek seyirciyi biraz enayi yerine koymak oluyor. Konu deterjan gibi bir tüketim aracı değil de tiyatro olduğundan bu reklam kampanyası biraz daha gözüme battı. Bunun yanı sıra seyircinin (bu sefer beraber gittiğim topluluktan çıktı maalesef) daha sonra değineceğim efsane hareketleri iyicene düşmeme sebep oldu. Espriler zayıf geldi, performanslarda ekstra bir şey görmedim (kötü demiyorum yanlış anlaşılmasın). Puanım 6/10.

Kuvayi Milliye Destanı (11.02.2016, Harbiye Muhsin Ertuğrul)

Nazım Hikmet’in belli kısımlarını ezbere bilecek kadar sevdiğim ve ne zaman ülkeye dair umutlarımı yitirsem açıp okuduğum, çeşitli tiyatrocuların seslendirdiği halini dinlediğim eserin tiyatroda sergilendiğini gördüğümde hem çok sevindim hem de kötü bir performansla karşılaşırım diye biraz çekindim. Sonuç olarak ikisinin ortasında bir deneyim oldu. Çok daha güçlü bir şekilde sahnelenebileceğini düşünüyorum. İkinci perdede performansların iyileştiğini söyleyebilirim. Özellikle Süleymaniyeli Ahmet ve Kartallı Kazım (ki en sevdiğim kısımlarından biridir destanın) performanslarını çok beğendim. Destanın benim için ayrı bir yeri olan 1. bap ve Karayılan beklentimin altında kaldı. Ha yine de tüyler diken diken olup gözler doldu mu, dolu. İlk perdede yanımda oturan 3-4 kekolog gereksiz yorumlarını ancak uyarmam sonucunda kesti. Ya da kesti demeyeyim de azalttı diyeyim, o da olumlu. Performanslar eh iştenin biraz üzerindeydi. Metin uzun olduğundan ve pek çok eski kelime içerdiğinden ötürü kolay anlaşılır değildi. Ben bile defalarca okuduğum/dinlediğim bir eser olmasına rağmen çoğu yerde anlamakta zorlandım. Belirtmeden geçemeyeceğim, ilk kez seyirci sayısının bu kadar az olduğunu gördüm. Puanım 7/10.

Cibali Karakolu (19.02.2016, Kadıköy Haldun Taner)

3,5 saatlik bir kabare. Çocukken televizyonda Nejat Uygur’un oynadığı halini izlerdim. Bu oyundan önce Zihni Göktay’ın böyle büyük oyuncu olduğunu bilmezdim. Onun olduğu sahneler akıp giderken olmadığı sahneler onu beklemekle geçti diyebilirim rahatlıkla. Bazı yerlerde dakikalarca kafasına göre doğaçladığını hissettim. Tek problem oyun süresi, salonun doluluğu ve havalandırmanın yetersizliğinden ötürü kan ter içinde kalmamdı. Puanım 8/10.

Vakti Geldi (08.04.2016, Kadıköy Haldun Taner)

“Ayaktakımı Arasında” ile birlikte izlediğim 2 vasat oyundan biriydi. 70 dakika olmasıyla kurtardı. Yalnız en acayip seyirciyi barındırıyordu, aklımı aldılar. Puanım 5/10.

Ay Işığında Şamata (22.04.2016, Kadıköy Haldun Taner)

Şehir tiyatroları sezonunda izlediğim son oyun. Harika bir kapanış oldu. Cibali Karakolu ile birlikte en çok güldüğüm oyun oldu. Sinema ve tiyatroda kolay kolay gülmeyen biri olarak sık sık kahkaha attım. Performanslar çok başarılıydı ama özellikle anlatıcı rolündeki Arda Aydın’ın sunumu harikaydı. Tek eksik kaldığını hissettiğim kısım ilk perde biterken seyircilerin arasından çıkan oyuncuların (biri hariç) oyuncu gibi davranması oldu. Keşke sıradan seyirci gibi davransaydılar da gerçek seyircilerden kefalleyenler çıksaydı, o zaman efsane olurdu cidden. Puanım 9/10.

Gelelim seyirciye,

Gittiğim çoğu oyunda koltukların tamamı ya da tamamına yakını satılmıştı. Bu Türk seyircisinin ilgisini göstermesi açısından olumlu bir tablo. Ancak seyircinin niteliği hakkında aynı şeyi söyleyemiyorum. Yukarıda da bahsettiğim gibi çoğu oyunda alakalı alakasız her şeye gülme yarışında gibiler. İlk başta bunu Şehir Tiyatroları’nın biletlerinin ucuz olmasına ve bilinirliğine bağladım ama bileti pahalı oyunlarda (40-60 lira) seyircinin daha da kötü olduğunu gördüm. Örneğin Bir Delinin Hatıra Defteri bahsettiğim gibi bir insanın adım adım delirişini konu alıyor ve haliyle karakter zaman zaman komik durumlara düşebiliyor. Ama seyirci empati özelliğini komple yitirmiş olacak ki bana göre son derece acıklı sahnelerde de gülmeye devam etti. Benzer durumlarla hemen hemen her oyunda karşılaştım.

Hayal-i Temsil’de yanımda oturan özgüvenli şişman abinin kilosundan ötürü sesli şekilde derin derin nefes almasını ve 1-2 dakika periyotla iç geçirir gibi daha derin nefes almasını anlayabiliyorum. Evet rahatsız etti ama dediğim gibi kilosundan ötürü bunu anlayışla karşılıyorum ve bu konudan şikayet etmiyorum. Ancak elindeki su şişesini koturt katurt sesi çıkaracak şekilde sıkma be adam.Ön sırada ardarda flaşlı fotoğraf çeken amcaya sesli şekilde cıkcıklama. Sen cıkcıklayınca sorunu çözmediğin gibi daha fazla rahatsızlık yaratıyorsun. Zaten görevli geldi uyardı kapandı olay. Bir de sen gibi tipler oyun biter bitmez tiyatro aşığıymışcasına ayakta alkışlama seromonisine giriyor ya ayar oluyorum iyicene. Maksat dostlar alışverişte görsün kafası. Zihni Göktay da güzel gömdü bu seyirci tipini oyun içinde :)

Bezirgân’da durup durup yanındakine sesli şekilde “ne dedi ne dedi” diye soran beyaz yaka lafım sana. Tiyatro izliyorsun, survivor değil. Konsantrasyon isteyen bir şey var önünde. Kaçırdıysan kaçırdın, benim konsantrasyonumu neden bozuyorsun? Benzer karakterlere Kuvayi Milliye Destanı’nda da denk geldim. Adamlar bayaa kritik (ve taşak) yaptılar oyun sırasında. Beğenmediysen arada çıkar gidersin, yurt odasında film izler gibi muhabbet etmek nedir arkadaş? Neyse hakikaten arada çıkıp gittiler de rahat ettim.

Vakti Geldi’deki dramatik sahnelerde kollarını iki yana açıp “şaşırdım gerçekten” hissini beden diliyle veren dayının uzun bir süre seyirci arasına karışmış oyuncu olduğunu düşündüm. Oyun bu kadar zayıf olmasa ve dayı bu kadar içten olmasa ayar olurdum ama çok güldüm. Yalnız aynı oyunda anırarak gülen ve alakasız alkış tutan gence ayar oldum elbette. Oyuncuyu şakayla karışık uyaracak noktaya getirdi.

Tiyatro kültürünü bilmem de gördüm ki seyircide seyircilik kültürü yok. Seyirci olarak yapman gereken oturup izlemek. Adeta gülmezse, alkışlamazsa küçümseneceğini düşünür gibi alakalı alakasız yerlerde bunları yapmak nedir çözemedim. Açıkcası sezon sonuna doğru seyirciye olan umudumu yitirdim. Senelerdir gitmediğim için karşılaştıramıyorum ama benzer problem konserlerde de varmış. Aylin Aslım’ın konu hakkındaki yazısını okumanızı tavsiye ederim.

Toplamda 15 oyun izlemişim 6 ayda. 3-4 tanesi hariç hepsi Şehir Tiyatroları’nın (ya da eski adıyla Darülbedayi) oyunları ve bunların hiçbirinden çıkacak kadar sıkılmadım. Şimdiye dek neden tiyatroya bu kadar uzak kaldım bilmiyorum. Arayı açmamak ve bundan sonra adam gibi seyirciyle karşılaşmak dileğiyle.

Bu Aralar – 3

Uzunca bir zaman sonra tekrar bu mecraya uğradım. Bunda şu an karaciğerimin yoketmeye uğraştığı ve içinden “ulan beni bununla uğraştırıyorsun ya” dediği dandik şarabın da etkisi var muhakkak. Neyse girişelim:

– Dün The Offspring’in Ixnay on the Hombre albümünü aldım. 1996 çıkışlı bu albümün benim için varolan hikayesinden bahsedeyim. Sene 1998, 6. sınıfın 1. dönemindeyim. Zamanın matematik hocası beni ve diğer birkaç öğrenciyi süper zeka gördüğünden midir nedir Tübitak’ın sınavına soktu. Sınav İTÜ’deydi. Gümüşsuyu’nun kasvetli koridorlarında yürürken annemin “inşallah günün birinde buralarda okursun” dediğini çok net hatırlarım. Kadıncağızın kalbi temiz ama bu lafı ederek iyi mi etti kötü mü etti hala emin değilim. Bundan başka net olarak hatırladığım iki diğer şeyden biri cevap kağıdı ile ilgili soru soran bir öğrenciye gözetmenin “daha adınızı yazmayı bilmiyorsunuz bi de Tübitak sınavına gelmişsiniz” şeklindeki yanıtıydı. 6. sınıftan lise 1’e kadar öğrencilerin katıldığı bu sınavda en çok ilgimi çeken şey ise sırada yanımda bulunan ve muhtemelen liseye giden yuvarlak gözlüklü, uzun saçlı, kumral bir gencin yarı açık sırt çantasında gördüğüm Ixnay on the Hombre albümüydü. O zamanlar NumberOne ve MTV’de rast gelmek için kıçımı yırttığım Offspring’in bilmediğim bir albümüydü bu. Sınavı falan siktret elemanda Offspring’in bilmediğim bir albümü vardı. Resmen 2 dakikada idolüm olmuştu. Sonra sınav soruları dağıtıldı, 6. sınıf bilgimle ile hayvan gibi matematik sorularını çözmeye kalkışınca sınavın elimde patladığını anlamam uzun sürmedi. Ben de şebekliğe verdim ve her soruda gözlerimi açıp ellerimi kaldırarak “bu ne ya” gibisinden tepkiler vermeye başladım. Ixnay on the Hombre’nin sahibi eleman da benim hareketlerimi farkedip arada bir gülmeye başladı.

20080618104823!Обложка_альбома_-Ixnay_On_The_Hombre-_группы_The_Offspring

Sonuçta 21 sorunun 4 tanesine yanıt verebildim. Ama siktret, Ixnay on the Hombre’nin varlığından haberdar oldum. Zaten o yaşta sanki gizli dehaymışım gibi beni o sınava sokan hocanın aklına sıçayım.

– Geçen yaz işsiz olmanın verdiği rahatlıkla Caddebostan sahilde bayaa bir vakit geçirmiştim ve büyük keyif almıştım. Bu sene de nisan mayıs geldiğinde yine benzer bir yaz yaşayacağımı umarak heyecanlanmıştım. Bugün 25.08.2014 ve ben henüz 1 kere sandalyemi alıp sahile inebildim. Gerçekten durup hayat hakkında düşünmem gerekiyor sanırım.

– Mart ayında Avusturya Linz’e gidip Siemens B.Data eğitimi aldım. Keyifli vakit geçirdim. Eğitimleri seviyorum, biraz yorum yapabileceğim bir konuysa mümkün olduğunca katılım gösteriyorum. Gel gör ki sertifikasını aldığım bu yazılımla ilgili iş gelmediği için çoktan unuttum bile.

– Haziran ayında Kartal Siemens’te 3 haftalık PCS7 eğitimine katıldım. Sınavını geçtim mi geçmedim mi bilmiyorum ama yine yoğun katılım gösterip çok şey öğrendiğim bir eğitim oldu. Ha elbette iş gelmediği ve muhtemelen uzunca bir süre de gelmeyeceği için yine unutup gidecem o ayrı. Beynim unutma temelli çalışıyor. Kendisiyle gurur duyuyorum.

– Tekrar ve tekrar farkettim ki çalışma hayatı insanı öldürüyor. Ya da ben çalışma hayatıyla özel hayatı bir arada götürebilecek kadar becerikli değilim. Zaman nasıl geçiyor anlamıyorum. Akraba ziyareti, arkadaşlarla vakit geçirmek gibi hayatın merkezinde yer alan her şeyi ıska geçiyorum. Kesinlikle durup hayat hakkında düşünmem gerekiyor.

Velhasıl kelam aktaracaklarım bunlar. Orta sınıf için orta, üst sınıf için yarak gibi bir hayatım var. Görüşmek dileğiyle esen kalın.

Kader

Bakın Amerika. Teknolojisiyle her şeyiyle. 1907’de 361. Bu ocakların bu noktada bu tür kazaları sürekli olan şeyler.

RTE – 2014 Soma maden faciası ardından yaptığı açıklamadan bir bölüm.

Daha önce benzer elim bir olayda bakanının yaptığı açıklama için buyrun.

Dangerous Minds: Liseli

Yıllardır açıp açıp dinlediğim, klibini izlediğim Coolio – Gangsta’s Paradise’ın hürmetine az önce Dangerous Minds‘ı izledim.

Film, bir ara Hollywood’da popüler olan liseli filmi. Klasik idealist hoca ve toplumun kenara atılmış kesiminden sorunlu çocukların ilişkisini konu alıyor. Arıza liseli muhabbeti Hababam Sınıfı dışında katlanılacak şey olmasa da Dangerous Minds bunu bir nebze kırabilen bir film. Günümüz liseli dizilerinden Pis Yedili ya da Güneşi Beklerken gibi izlerken diziyi çekenler adına utanacağınız bir yapım değil kesinlikle. Evet tırı vırı bir film ama biraz doksanlar koklamak için fena bir seçim değil. Ha bir de Michelle Pfeiffer faktörü var tabi.