Hazır aklımdayken…

Bol keseden sallayayım dedim.

Category Archives: Dinlenenler

The Prodigy – Invaders Must Die

The Prodigy, ilk olarak orta 2’nin yaz ayında arkadaş tavsiyesiyle tanıştığım bir grup. Meşhur Breathe ve Firestarter şarkılarını barındıran Fat of The Land albümü o yaz Walkman’imde uzunca bir süre ikamet etmişti (aynı şekilde Walkman’den çıkmayan diğer bir albüm ise The Offspring’in Americana’sıydı). Uzunca bir aradan sonra üniversitede tekrar dinlemeye başlamış ve Music For The Jilted Generation ile tanışmıştım. Bende Fat of The Land etkisi yapmadıysa da çok başarılı bir albüm olduğunu söylemeliyim.

Anlaşılacağı üzere The Prodigy sürekli dinlemediğim ancak her zaman çok sevdiğim bir grup oldu. Liam Howlett’in arka planda duran dahi çocuk olması, Keith Flint’in orijinal anormal tripleri, sürekli kadro değiştirmemeleri ve yaptıkları işi en iyi şekilde yapıyor olmaları benim gruba olan ilgimin kaynağıdır. Yakın zamanda Rock ‘n Coke’a dahil olup konserlerini verdiler. İlgili festivalin hem ebesinin nikahında olması hem de gidecek adam bulamayacak olmamın etkisiyle kendilerini canlı izleme fırsatını teptim (pişman değilim o ayrı). Yine de bu kadar yakına gelmişlerken bu adamların saydığım 2 albümlerinden başka neleri var diye araştırdım ve Invaders Must Die ile tanıştım.

Invaders Must Die klasik bir The Prodigy albümü. Diğer albümlerini seviyorsanız bunu da illa ki seversiniz. Şarkı listesine baktığımda kötü diyebileceğim bir örneğe rastlayamıyorum. Dinlerken atladığım ya da “bitse ya” dediğim bir parça olmadı ama “Invader Must Die” ve “Omen”i dönüp dönüp dinledim.

Elektronik müzik sever biri olmamama rağmen albümü 1 haftadır dinliyorum. The Prodigy etkisi olsa gerek.

B.R.M.C – Specter At The Feast

Black Rebel Motorcycle Club (nam-ı diğer B.R.M.C) ismini ilk duyduğumda Mötley Crue (ıyh) kafasında bir hard rock grubuyla karşı karşıya olduğumu sanmıştım. Eğer radyoda Beat The Devil’s Tattoo şarkılarına denk gelmeseydim böylesine dehşetengiz (ve bir o kadar da tırt) bir isme sahip olmalarının oluşturacağı önyargı sebebiyle mümkün mertebe uzak durur, varlıklarını dahi unuturdum. Neyse ki 2010 yılında Radyo Eksen dinlediğim yaklaşık 5 günlük bir dönemde denk geldim kendilerine. Radyo Eksen’e bir türlü ısınamamış olsam da sırf bu katkılarından ötürü kendilerine teşekkürü borç bilirim.

B.R.M.C, Wikipedia sayfasında belirtildiği üzere “garage rock, blues, folk revival, neo-psychedelia” türlerinde müzik yapan bir grup. Ben bu tarzlar ile yeterince içli dışlı olmadığım için türü hakkında atıp tutamıyorum, Wiki diyorsa doğrudur deyip geçiyorum bu nedenle. Genellikle bol armonikalı country şarkılarına, overdrive’ı köklemiş gitarların olduğu rock şarkılarına ve ağır akustik şarkılara yer verdikleri için tek bir albümleri bile birden fazla türün harmanlanmasından oluşuyor. Bu çeşitlilikleri benim en beğendiğim özelliklerinden biri.

Beat The Devil’s Tattoo şarkısıyla tanıştıktan sonra aynı isimli albümlerini uzunca bir süre aralıksız dinlemiştim. Ardından önce Howl, sonra Take Them On, On Your Own albümlerini hatmettim. En son Baby 81 ve B.R.M.C isimli albümlerini de dinleyerek adamların diskografisini tamamlamış oldum. Dinlediğim tüm bu albümlerinde tek bir beğenmediğim şarkı bile olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Umarı bir gün canlı dinleme fırsatı da elde ederim.

Bu kadar sevdiğim bir grup olunca Specter At The Feast isimli yeni albüm haberi şahsımı heyecanlandırdı. Gerçi albümün yayınlanış tarihi 18 Mart 2013 ama ilgili tarihte ben askerde 2-4 nöbetine gittiğim için dinleme fırsatını yaz aylarında buldum. Yakın tarihlerde Alice in Chains’in son iki albümünü de dinlediğim için müzik adına çok tatmin edici bir yaz geçirdiğimi söyleyebilirim.

Albüm yine bir B.R.M.C işi olmuş. Önceki albümlerdeki çeşitlilik devam ediyor. Albüm kapağından booklet tasarımına kadar yine çok özenli bir iş var. Booklet diyorum ama bu direk “book” olmuş. Kitap süsü verilmiş bu kitapçık (ya da kartonet ismi her neyse) için bile insanın basılı versiyonunu alası geliyor (ama tabii ki dijital versiyonuyla yetiniyorum). Yine beğenmediğim şarkı yok ama daha beğendiğim şarkılar var elbette. Fire Walker ile albüme ağır bir giriş yapılıyor, Let The Day Begin ile tempo yükseliyor. Bu şekilde inişli çıkışlı şarkıların ardından Lose Yourself ile açtıkları gibi ağır bir şekilde kapatıyorlar albümü. Bu ağır bitirişler B.R.M.C albümlerinde neredeyse bir gelenek halini almış durumda.

Albümün benim nazarımda öne çıkan parçaları Let The Day Begin, Rival, Some Kind Of Ghost, Funny Games ve Sell It. Her ne kadar sağlıklı bir yorum yapabilmek için 1 aydır ara ara dinliyor olsam da diğer B.R.M.C albümleri gibi sindirilmeye ihtiyaç duyan bir albüm olduğundan bu fikrim zamanla ufak değişikliklere uğrayabilir.

Spotify üzerinden gördüğüm kadarıyla B.R.M.C’ye benzer gruplar arasında The Dandy Warhols, Pixies ve Them Crooked Vultures var. Bunlardan benim en benzettiğim The Dandy Warhols oldu. Belki bir sonraki yazım kendileri hakkında olur.

Yeni Nesil Alice in Chains

Üniversitede öğrenciyken Dirt albümünü hatmettiğim bir grup Alice in Chains. 90’ların başında Seattle’dan çıkan diğer kayıp şahsiyetlerle beraber metalin tekerine çomak sokan ve bence grunge’ın en güzel halini yapan adamlar bunlar. Grunge’ın tekere çomak sokuşu ile ilgili ayrıntılı bilgi için Get Thrashed belgeselini izlemenizi tavsiye ederim.

Alice in Chains Them Bones, Dam That River, Rooster, We Die Young, Again gibi sırtını rock sound’una dayayan parçaların yanı sıra Nutshell, Would, Sea of Sorrow, Love Hate Love gibi son derece karanlık şarkılara imza atmış bir grup. ’96 yılı MTV unplugged kayıtları adamı hüzünlendirecek kadar içtendir. Buradaki hüznün sebebi pek masum suratlı, içine kapanık vokal Layne Staley’in aslında ileri seviyede uyuşturucu bağımlısı olduğunu ve bu kayıttan 6 yıl sonra evinde 15 gün gecikmeli olarak ölü bulunduğunu bilmemizdir. Bir daha onun gibi bir vokal, frontman gelmez muhtemelen.

Grubun ilk basçısı Mike Starr da benzer şekilde aşırı dozda uyuşturucudan öldü. Ama kendisi hem çok daha ileri bir tarihte öldü hem de uzun yıllar önce gruptan ayrılmış, yerini Mike Inez’e bırakmıştı.

Şimdi neden anlattım bunları? Alice in Chains özellikle Staley’in ölümünden sonra ortalıklardan çekildi hatta bir süreliğine grup dağıldı. 2007-2008 gibi gizli frontman, benim favori gitaristlerimden olan Jerry Cantrell “aga bu iş böyle olmaz” dedi ve vokale William Duvall’ı alarak grubu yeniden bir araya getirdi. Duvall, biraz tarzıyla da ilgili olmakla beraber Staley gibi bir vokalin ardından dinleyici çevresinde büyük bir önyargı ile karşılandı. Fakat adamın hem çok iyi bir sesi var hem de asıl olayı başlı başına vokal olmak yerine Cantrell ile vokal ve gitarları paylaşmak. 2010’da Sonisphere kapsamında kendilerini canlı izleme şansı elde ettim. Staley’in boşluğunu doldurmak adına onu taklit etmek yerine kendi bildiği işi yapıyor adam. Böylesi en güzeli bence.

Grup bu kadrosuyla  2009 yılında her yanı silkinme ve Staley’i anma kokan Black Gives Way To Blue (BGWTB) albümünü çıkardı. Albüm o senenin en ilgi çeken ve en başarılı çalışmalarından biri oldu. Uzunca bir süre atladığım bu albümü geçen ay ilk defa dinleme fırsatı buldum ve ayın yarısını loop modunda geçirdim. Check My Brain, Last of My Kind, Your Decision, Lesson Learned, Private Hell gibi efsane şarkılar barındırıyor içinde.

BGWTB’ya kendimi kaptırmışken yakın zamanda grubun The Devil Put Dinosaurs Here (TDPDH) albümünü çıkardığını öğrendim. Açıkcası bir önceki albümün başarısını yakalayabileceğinden şüphe ediyordum. İlk izlenimlerim de bu önyargımı destekler nitelikteydi. Fakat TDPDH zaman verilmesi gereken bir albüm. 2-3 dinlemeden sonra aslında BGWTB ile aynı ayarda olduğuna hatta ondan biraz daha iyi bile olduğuna kanaat getirdim ve ayın ikinci yarısı bu albümü dinlemekle geçti. Albümün (bence) şimdiden kült olmuş şarkıları arasında Hollow, Stone, Voices, Breathe on A Window, Phantom Limb var. Albüm kapağından (kapak çok orijinal bir fikirle yaratılmış) çekilen kliplere kadar üst düzey bir kalite anlayışının esas alındığını rahatlıkla görebiliyorsunuz.

Staley olmadan AiC eski AiC değil, olamaz da. Ama yeni nesil AiC’nin de ondan aşağı kalır hiçbir yanı yok.

The Dead Flag Blues

The car’s on fire and there’s no driver at the wheel
And the sewers are all muddied with a thousand lonely suicides
And a dark wind blows
The government is corrupt
And we’re on so many drugs
With the radio on and the curtains drawn

We’re trapped in the belly of this horrible machine
And the machine is bleeding to death

The sun has fallen down
And the billboards are all leering
And the flags are all dead at the top of their poles

It went like this

The buildings tumbled in on themselves
Mothers clutching babies picked through the rubble and pulled out their hair

The skyline was beautiful on fire
All twisted metal stretching upwards
Everything washed in a thin orange haze

I said, “Kiss me, you’re beautiful..
These are truly the last days”

You grabbed my hand and we fell into it
Like a daydream or a fever

We woke up one morning and fell a little further down
For sure it’s the valley of death

I open up my wallet
And it’s full of blood

 

Godspeed You Black Emperor – The Dead Flag Blues