Hazır aklımdayken…

Bol keseden sallayayım dedim.

Category Archives: İzlenenler

Why, Mr. Anderson?

Why, Mr. Anderson? Why, why? Why do you do it? Why, why get up? Why keep fighting? Do you believe you’re fighting… for something? For more than your survival? Can you tell me what it is? Do you even know? Is it freedom? Or truth? Perhaps peace? Could it be for love? Illusions, Mr. Anderson. Vagaries of perception. Temporary constructs of a feeble human intellect trying desperately to justify an existence that is without meaning or purpose. And all of them as artificial as the Matrix itself, although… only a human mind could invent something as insipid as love. You must be able to see it, Mr. Anderson. You must know it by now. You can’t win. It’s pointless to keep fighting. Why, Mr. Anderson? Why? Why do you persist?

Reklamlar

Bir Kalas Bir Heves

(Başlıktaki kalas ben oluyorum. Bu yazı bir miktar yontulma çabası içinde edindiğim tecrübeleri ve izlediğim oyunlara ait değerlendirmelerimi içerir.)

Eylül ayında yaptığım Endülüs gezisi hayata bakışımda bir takım değişiklikler yarattı. Eve döndüğümde ilk iş olarak hayatı daha dolu geçirmek için neler yapabileceğimi düşümeye koyuldum. 28 yaşında izlediği tiyatro oyunu sayısı iki elin parmaklarını geçmeyen biri olduğumu farkettiğimde elimden geldiğince bu açığı kapatmam gerektiğine karar verdim. Aşağıda bu sene izlediğim oyunlara dair kısa düşüncelerim yer alıyor. Birçoğunun üzerinden aylar geçtiği ve ben de bu konularda uzman olmadığım için yalan yanlış atıp tutmuş olabilirim. Olabilir yani nedir?

Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi (23.10.2015, Kadıköy Halk Eğitim)

Tiyatroadam’ın sahnelediği oyunla yaptım açılışı. Oyundan önce okuduğum yorumlar hep olumluydu. Ancak ben ve arkadaşlarım amatör bir tiyatro topluluğunun sergilediği bir oyun tadı aldık. Salondaki konumumuzla da ilgili olabilir ancak oyuncuların dediklerini çoğunlukla birbirine girdi ve biz anlamaya çalışmaktan yorulduk. Puanım 6/10.

Ben Bertolt Brecht (27.10.2015, Trump Towers)

Genco Erkal ve Tülay Günay’ın oynadığı oyun Bertolt Brecht’in oyunlarından alınan kesitlerden oluşuyor. Şans eseri 4 gün önce Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi’ni izlemiş olmam daha bir keyif almamı sağladı. Yine de oyundan tam anlamıyla keyif almak için Bertolt Brecht’i ve oyunlarını iyi tanımak gerekiyor. Puanım 7/10.

Bir Delinin Hatıra Defteri (17.11.2015, Kadıköy Halk Eğitim)

20 gün içinde izlediğim ikinci Genco Erkal oyunu. Hayatımda izlediğim en iyi oyunlardan biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Arksenty Ivanovich Poprishchin’in deliliğe olan adım adım yolculuğunu büyük bir iç sıkıntısıyla izledim (bu da Genco Erkal’ın ne kadar büyük bir oyuncu olduğunu gösterir, adam resmen sahnede delirdi). Özellikle en sondaki tiradıyla bütün yaşam enerjimi söndürdü. Lakin Türk tiyatro izleyicisindeki ota boka gülme refleksi sebebiyle bazı yerlerde rahatsız oldum. Daha sonraki oyunlarda bu sığırların ne kadar çok olduklarını görünce onlarla yaşamayı öğrenmem gerektiğine kanaat getirdim. Neyse seyirciyle ilgili ayrıca yazacağım için şimdilik uzatmıyorum. Puanım 10/10.

On İkinci Gece (10.12.2015, Harbiye Muhsin Ertuğrul)

Benim için senenin ilk Şehir Tiyatroları oyunu ve Muhsin Ertuğrul Sahnesi’yle tanışma sebebim. Bu sezon izlediğim en iyi oyunlardan biri. Sahnede sürekli bir hareket var ve resmen delilik akıyor. Gördüğüm en iyi sahne kullanımı bu oyundaydı ve sanıyorum bu sebeple tüm sezon yalnızca Muhsin Ertuğrul’da sahnelendi. Puanım 9/10.

Hayal-i Temsil (16.12.2015, Kadıköy Haldun Taner)

Türk tiyatro tarihinin ilk Türk kadın oyuncuları Afife Jale ve Bedia Muhavvit’i konu alan oyun. Gerçek hayatta yolları kesişmemiş bu iki büyük insan oyun boyunca ayrı ayrı işlenip dolaylı yollarla (ve harika bir dekorla) bir araya getiriliyor. Pek çok farklı rolde oynayan Yiğit Sertdemir’in performansı müthişti. Bedia Muhavvit’in hayatından değil belki ama Afife Jale’den çok etkilendim. Oyundan sonraki bir kaç gün Afife Jale hakkında yazılanları okumakla ve kaderine lanet etmekle geçti. Her ne kadar bu kadar etkilenmiş olsam da oyunun biraz daha kısa tutulabileceğini düşünüyorum. Yanımda oturan “özgüvenli şişman” karakterine bilahare değineceğim. Puanım: 8/10.

Ayaktakımı Arasında (17.12.2015, Harbiye Muhsin Ertuğrul)

Mal bulmuş mağribi gibi Şehir Tiyatroları’ndan ucuz bilet bulunca ve izlediğim oyunları da çoğunlukla beğenince iki gün üst üste gitmekte bir beis görmedim :) Lakin bu seferki oyunu pek beğendiğimi söyleyemem. Bunda sebep oyuncular mı, metin mi yoksa benim kalaslığım mı karar veremedim. Aslında oyuncu performanslarında gözüme batan pek bir şey yoktu. Sanıyorum oyunun geçtiği dönemin Rusya’sına uzak olduğum için bende bir etki yaratmadı. Buna karşın oyun bittiğinde seyirciden çok az alkış gelmesi ve oyuncuların selam sırasındaki yüz ifadeleri oyun hakkındaki düşüncelerimin bana has olmadığını gösterdi. Açıkcası beni etkileyen kısım oyundan ziyade oyunun dışında kalan bu yüz ifadeleri oldu. Puanım 5/10.

Fehim Paşa Konağı (14.01.2016, Harbiye Muhsin Ertuğrul)

Türk tiyatrosunun bilindik oyunlarından biri. Oyunun işleniş tarzı (anlatıcının oyuna dahil olması ve rolleri dağıtması) hoşuma gittiyse de oyun genel olarak beni pek sarmadı. Puanım 6/10.

İki Arada Bir Yerde (16.01.2016, Üsküdar Müsahipzade Celal)

Yıllar önce izlediğim ve çok beğendiğim No Man’s Land isimli filmin tiyatro oyunu. Filmi kadar beğenmedim. Vereceği mesajı çok sündürdüğünü ve daha etkileyici olabileceğini düşünüyorum. Ön sıralardaki teyzelerin kendi aralarında yüksek sesle konuşmaları ve “eyvaaah” şeklinde verdikleri tepkiler oldukça eğlenceliydi. Puanım 6/10.

Zengin Mutfağı (22.01.2016, Kadıköy Haldun Taner)

Sezonda izlediğim en iyi oyunlardan biri daha. Daha sonra öğrendim ki Şener Şen’in oynadığı bir de filmi varmış. Aşçı ve anlatıcı rolündeki Murat Garibağaoğlu’nun performansı üst düzeydeydi. Her ne kadar abartılı oyuculuğa hiç gelemesem de Ali Mert Yavuzcan’ın sahnelediği karakterin hareketleri canımı sıkmadı. Bunun sebebi abartılı hareketlerin bahsettiğim karakteri gerçeklikten uzaklaştırmak yerine gerçeğe yakınlaştırması. Sanırım bunun dışında abartılı oyunculuğu hoş görebileceğim bir olasılık yok. Unutmadan, seyircinin yine damga vurduğu bir oyun oldu. Ota boka gülme konseptine alışmıştım zaman içinde ama yüksek sesle uzun uzun kavga edenini ilk kez gördüm. Puanım 9/10.

On İki Öfkeli Adam (06.02.2016, Üsküdar Müsahipzade Celal)

Senelerce filmini izlemeyi erteledim, kısmet tiyatro oyununaymış. Yine sezonda izlediğim en iyi oyunlardan biriydi. Oyunculuklar çok başarılıydı. İki hafta sonra filmini de izledim ve diyebilirim ki filmi az biraz daha güzeldi. Sinema tarihinin kült filmlerinden biri olduğunu düşününce bu karşılaştırmamın oyunun ne kadar iyi olduğunu gösterdiğini anlayabilirsiniz. Puanım 9/10.

Bezirgân (07.02.2016, Kadıköy Halk Eğitim)

Nam-ı diğer Tartuffe. Görünen o ki oyunu satmak için oyuna yedirilen Erkan Can’ın hepi topu 10-15 dakika sahnede kalması canımı sıktı. Yok yani Erkan Can olsun olmasın o önemli değil de afişte fotoğrafını en tepeye koyup ondan sonra kuş kadar rol vermek seyirciyi biraz enayi yerine koymak oluyor. Konu deterjan gibi bir tüketim aracı değil de tiyatro olduğundan bu reklam kampanyası biraz daha gözüme battı. Bunun yanı sıra seyircinin (bu sefer beraber gittiğim topluluktan çıktı maalesef) daha sonra değineceğim efsane hareketleri iyicene düşmeme sebep oldu. Espriler zayıf geldi, performanslarda ekstra bir şey görmedim (kötü demiyorum yanlış anlaşılmasın). Puanım 6/10.

Kuvayi Milliye Destanı (11.02.2016, Harbiye Muhsin Ertuğrul)

Nazım Hikmet’in belli kısımlarını ezbere bilecek kadar sevdiğim ve ne zaman ülkeye dair umutlarımı yitirsem açıp okuduğum, çeşitli tiyatrocuların seslendirdiği halini dinlediğim eserin tiyatroda sergilendiğini gördüğümde hem çok sevindim hem de kötü bir performansla karşılaşırım diye biraz çekindim. Sonuç olarak ikisinin ortasında bir deneyim oldu. Çok daha güçlü bir şekilde sahnelenebileceğini düşünüyorum. İkinci perdede performansların iyileştiğini söyleyebilirim. Özellikle Süleymaniyeli Ahmet ve Kartallı Kazım (ki en sevdiğim kısımlarından biridir destanın) performanslarını çok beğendim. Destanın benim için ayrı bir yeri olan 1. bap ve Karayılan beklentimin altında kaldı. Ha yine de tüyler diken diken olup gözler doldu mu, dolu. İlk perdede yanımda oturan 3-4 kekolog gereksiz yorumlarını ancak uyarmam sonucunda kesti. Ya da kesti demeyeyim de azalttı diyeyim, o da olumlu. Performanslar eh iştenin biraz üzerindeydi. Metin uzun olduğundan ve pek çok eski kelime içerdiğinden ötürü kolay anlaşılır değildi. Ben bile defalarca okuduğum/dinlediğim bir eser olmasına rağmen çoğu yerde anlamakta zorlandım. Belirtmeden geçemeyeceğim, ilk kez seyirci sayısının bu kadar az olduğunu gördüm. Puanım 7/10.

Cibali Karakolu (19.02.2016, Kadıköy Haldun Taner)

3,5 saatlik bir kabare. Çocukken televizyonda Nejat Uygur’un oynadığı halini izlerdim. Bu oyundan önce Zihni Göktay’ın böyle büyük oyuncu olduğunu bilmezdim. Onun olduğu sahneler akıp giderken olmadığı sahneler onu beklemekle geçti diyebilirim rahatlıkla. Bazı yerlerde dakikalarca kafasına göre doğaçladığını hissettim. Tek problem oyun süresi, salonun doluluğu ve havalandırmanın yetersizliğinden ötürü kan ter içinde kalmamdı. Puanım 8/10.

Vakti Geldi (08.04.2016, Kadıköy Haldun Taner)

“Ayaktakımı Arasında” ile birlikte izlediğim 2 vasat oyundan biriydi. 70 dakika olmasıyla kurtardı. Yalnız en acayip seyirciyi barındırıyordu, aklımı aldılar. Puanım 5/10.

Ay Işığında Şamata (22.04.2016, Kadıköy Haldun Taner)

Şehir tiyatroları sezonunda izlediğim son oyun. Harika bir kapanış oldu. Cibali Karakolu ile birlikte en çok güldüğüm oyun oldu. Sinema ve tiyatroda kolay kolay gülmeyen biri olarak sık sık kahkaha attım. Performanslar çok başarılıydı ama özellikle anlatıcı rolündeki Arda Aydın’ın sunumu harikaydı. Tek eksik kaldığını hissettiğim kısım ilk perde biterken seyircilerin arasından çıkan oyuncuların (biri hariç) oyuncu gibi davranması oldu. Keşke sıradan seyirci gibi davransaydılar da gerçek seyircilerden kefalleyenler çıksaydı, o zaman efsane olurdu cidden. Puanım 9/10.

Gelelim seyirciye,

Gittiğim çoğu oyunda koltukların tamamı ya da tamamına yakını satılmıştı. Bu Türk seyircisinin ilgisini göstermesi açısından olumlu bir tablo. Ancak seyircinin niteliği hakkında aynı şeyi söyleyemiyorum. Yukarıda da bahsettiğim gibi çoğu oyunda alakalı alakasız her şeye gülme yarışında gibiler. İlk başta bunu Şehir Tiyatroları’nın biletlerinin ucuz olmasına ve bilinirliğine bağladım ama bileti pahalı oyunlarda (40-60 lira) seyircinin daha da kötü olduğunu gördüm. Örneğin Bir Delinin Hatıra Defteri bahsettiğim gibi bir insanın adım adım delirişini konu alıyor ve haliyle karakter zaman zaman komik durumlara düşebiliyor. Ama seyirci empati özelliğini komple yitirmiş olacak ki bana göre son derece acıklı sahnelerde de gülmeye devam etti. Benzer durumlarla hemen hemen her oyunda karşılaştım.

Hayal-i Temsil’de yanımda oturan özgüvenli şişman abinin kilosundan ötürü sesli şekilde derin derin nefes almasını ve 1-2 dakika periyotla iç geçirir gibi daha derin nefes almasını anlayabiliyorum. Evet rahatsız etti ama dediğim gibi kilosundan ötürü bunu anlayışla karşılıyorum ve bu konudan şikayet etmiyorum. Ancak elindeki su şişesini koturt katurt sesi çıkaracak şekilde sıkma be adam.Ön sırada ardarda flaşlı fotoğraf çeken amcaya sesli şekilde cıkcıklama. Sen cıkcıklayınca sorunu çözmediğin gibi daha fazla rahatsızlık yaratıyorsun. Zaten görevli geldi uyardı kapandı olay. Bir de sen gibi tipler oyun biter bitmez tiyatro aşığıymışcasına ayakta alkışlama seromonisine giriyor ya ayar oluyorum iyicene. Maksat dostlar alışverişte görsün kafası. Zihni Göktay da güzel gömdü bu seyirci tipini oyun içinde :)

Bezirgân’da durup durup yanındakine sesli şekilde “ne dedi ne dedi” diye soran beyaz yaka lafım sana. Tiyatro izliyorsun, survivor değil. Konsantrasyon isteyen bir şey var önünde. Kaçırdıysan kaçırdın, benim konsantrasyonumu neden bozuyorsun? Benzer karakterlere Kuvayi Milliye Destanı’nda da denk geldim. Adamlar bayaa kritik (ve taşak) yaptılar oyun sırasında. Beğenmediysen arada çıkar gidersin, yurt odasında film izler gibi muhabbet etmek nedir arkadaş? Neyse hakikaten arada çıkıp gittiler de rahat ettim.

Vakti Geldi’deki dramatik sahnelerde kollarını iki yana açıp “şaşırdım gerçekten” hissini beden diliyle veren dayının uzun bir süre seyirci arasına karışmış oyuncu olduğunu düşündüm. Oyun bu kadar zayıf olmasa ve dayı bu kadar içten olmasa ayar olurdum ama çok güldüm. Yalnız aynı oyunda anırarak gülen ve alakasız alkış tutan gence ayar oldum elbette. Oyuncuyu şakayla karışık uyaracak noktaya getirdi.

Tiyatro kültürünü bilmem de gördüm ki seyircide seyircilik kültürü yok. Seyirci olarak yapman gereken oturup izlemek. Adeta gülmezse, alkışlamazsa küçümseneceğini düşünür gibi alakalı alakasız yerlerde bunları yapmak nedir çözemedim. Açıkcası sezon sonuna doğru seyirciye olan umudumu yitirdim. Senelerdir gitmediğim için karşılaştıramıyorum ama benzer problem konserlerde de varmış. Aylin Aslım’ın konu hakkındaki yazısını okumanızı tavsiye ederim.

Toplamda 15 oyun izlemişim 6 ayda. 3-4 tanesi hariç hepsi Şehir Tiyatroları’nın (ya da eski adıyla Darülbedayi) oyunları ve bunların hiçbirinden çıkacak kadar sıkılmadım. Şimdiye dek neden tiyatroya bu kadar uzak kaldım bilmiyorum. Arayı açmamak ve bundan sonra adam gibi seyirciyle karşılaşmak dileğiyle.

Dangerous Minds: Liseli

Yıllardır açıp açıp dinlediğim, klibini izlediğim Coolio – Gangsta’s Paradise’ın hürmetine az önce Dangerous Minds‘ı izledim.

Film, bir ara Hollywood’da popüler olan liseli filmi. Klasik idealist hoca ve toplumun kenara atılmış kesiminden sorunlu çocukların ilişkisini konu alıyor. Arıza liseli muhabbeti Hababam Sınıfı dışında katlanılacak şey olmasa da Dangerous Minds bunu bir nebze kırabilen bir film. Günümüz liseli dizilerinden Pis Yedili ya da Güneşi Beklerken gibi izlerken diziyi çekenler adına utanacağınız bir yapım değil kesinlikle. Evet tırı vırı bir film ama biraz doksanlar koklamak için fena bir seçim değil. Ha bir de Michelle Pfeiffer faktörü var tabi.

Ergo Proxy: Çok Tanrılı Dünya’yı Anlamak

Üniversite yıllarımda bolca anime izlemiş ve üniversitenin bitimiyle komple bırakmıştım. Zaten gördüğüm kadarıyla anime izleyen kesim tamamen üniversite okuyan gençlerden mütevellit. Adeta bir zorunlulukmuş gibi diplomayla birlikte hemen herkes izlemeyi bırakıyor.

Çok uzun sürenleri hariç hemen hemen tüm popüler animeleri (Full Metal Alchemist, Hellsing, Cowboy Bebop, Kenshin, Death Note, Wolf’s Rain, Neon Genesis Evangelion, Ghost in the Shell vs) izledim. Çok beğendiğim seriler olmasına karşın bir türlü tam olarak ısınamadım anime olayına. Ne kadar donanımlı bir kadronun elinden çıkarsa çıksın, ne kadar sağlam bir konuya sahip olursa olsun illa ki ya kötü işlenmiş karakterler, ya gereksiz ciddiyet ya da fazla çocuksu tavırlar bulunuyor pek çoğunda. Cowboy Bebop ve GITS bu anlamda benim gönül rahatlığıyla izleyebildiğim nadir serilerden oldu. Kültür farkı denilen olay bu olsa gerek.

Birkaç Hellsing OVA’sı hariç 3 senedir anime izlememiş biri olarak geçenlerde aklıma GITS geldi. Kısaca bahsetmek gerekirse Matrix yapımcıları Wachowski kardeşlerin pek etkilendiği bir seridir kendisi. İnternette hakkında yazılan birkaç şeyi okurken benzer yapıda Ergo Proxy isimli bir anime olduğunu hatırladım. Aktif olarak anime izlediğim dönemde izlenecekler listeme aldığım bu seriye el sürmemiştim. 23 bölümlük kısa bir seri olmasının da etkisiyle izlemeye koyuldum.

Öncelikle gerçekten GITS ile benzerlikleri olduğunu söylemeliyim. Ancak bu benzerlikler serinin orijinal olduğu gerçeğini sarsmayacak seviyede. Ana karakterlerden Re-l, GITS’teki binbaşıyı andırmakla birlikte onun yanında çocuk gibi kalıyor. Yine teknolojinin çok ileri olduğu gelecekte geçiyor konu. GITS’teki sanal alem konsepti pek yok, bunun yerine herkesin emrine amade AutoReiv yani androidler var. Bu dediklerim dışında pek göze çarpan bir benzerlik olduğunu söyleyemem.

ergo-proxy

Amy Lee’den esinlenme kahramanımız Re-l ve müthiş bir hikayeye sahip oldukları can yoldaşı Iggy

Konusu itibariyle karışık yapıda bir anime olduğunu ve özellikle son bölümlerde ne olup bittiğini anlamakta zorlanıldığını söylemek mümkün. Neon Genesis Evangelion gibi bir faciadan sonra (ki kendisi izlediğime pişman olduğum tek animedir) karışık ve felsefi sorulara sahip animelere önyargıyla yaklaşıyorum ve Ergo Proxy ilk birkaç bölümü sonunda beni tedirgin etti. Oluşan soru işaretlerine cevapların gecikmemesi ile yapımcıların sır saklama gibi bir huyu olmadığına kanaat getirdim ve biraz rahatladım. Biraz da izlediğim çevirinin iyi olmaması sebebiyle özellikle son bölümlerde ipin ucunu biraz kaçırdım ama okuduğum bir inceleme ne olup bittiğini anlamama yetti. Ha tabi bu her şeyi anladım hiç soru işareti kalmadı anlamına gelmiyor. Mesela neden gerçek insanlar Dünya’yı terkederken arkalarında vekiller, yeni şehirler ve insanlar bıraktılar, neden vekiller olmadan şehirler yaşayamıyor, cogito virüsü kim tarafından neden imal edildi gibi çok büyük soru işaretleri kaldı. Yine de NGE gibi son bölüm bittiğinde “bu ne lan noldu şimdi” demedim. Bahsettiğim sorulara cevap veren sağlam incelemeler olduğunu da tahmin ediyorum. Wikia sitesine göz attım ama yeteri kadar doyurucu gözükmedi gözüme. Belki ilerleyen zamanda içeriği genişler. Ayrıca karakterlerin, mekanların isimlerinden heykellere kadar pek çok göndermeyi barındırıyor içinde. Muhtemelen daha fazlası vardır ama şu forumda, yapılan göndermelerin ciddi bir bölümü verilmiş.

Ergo Proxy, varoluş gibi temel bir felsefi sorunun üzerine kurulmuş bir konu üzerinden ilerliyor. Yaratıcı ve yaratılan ilişkisi bolca deşiliyor seri boyunca. İlk birkaç bölümlük “aha da dünyamız” konseptli tanıtım seansının ardından kahramanlarımız Vincent’in ve arada ortaya çıkan Proxy’nin hakkında bilgi edinebilmek için uzun bir yolculuğa çıkıyor. Büyük ölçüde yıkıma uğramış dünya üzerinde yapılan bu yolculukta hemen her bölümde kendine ait onlarca bölüme sahip olabilecek olaylarla/karakterlerle karşılaşıyorlar. Bunlar arasında beni en çok etkileyen zehirli gaz çıkan bir mağarada yaşayabilen insansı (ya da insan olma özelliklerini kısmen kaybetmiş) yaratıklar oldu. Neydiler, neden böyle oldular, başlarına ne gelecek sorularına cevaben bir seri çekilse izlerim.

En başta bahsettiğim gibi pek çok animede ya karakterlerin işlenişinde ya da konunun akışında sorunlar görüyorum ve bu benim anime izlemeyi bırakmamdaki etken oldu. Ergo Proxy bu pürüzleri aşarak Cowboy Bebop ve GITS’in yanında yer aldı benim gözümde. Karakter davranışlarının her geçen bölümle birlikte daha da olgunlaştığı, yapımcılarının amacının NGE’deki gibi anlaşılmamak değil aksine anlaşılmak olduğu karanlık bir anime bu. Olanca karanlıklığının sebebi Elfen Lied’daki gibi gerzek bir şiddet anlayışı değil Cowboy Bebop’da da gördüğümüz umutsuzluk hali. Kahramanlarımız bir amaç uğrunda çaba gösterirken bir yandan her şeyin kontrol dışı olduğu hissi veriliyor. Benim gibi gereksiz şiddetten rahatsız olanlar için herhangi bir sorun teşkil etmiyor.

Bölümler “Kiri” isimli harika bir parçayla açılıp Radiohead’in “Paranoid Android”i ile son buluyor. Soundtrack albümlerini dinlemedim ama müziklerin çok başarılı olduğunu söylemem gerek. Bu konuda benim favorim Cowboy Bebop kadar başarılı olmasa da Ergo Proxy’nin çok iyi bir iş çıkardığını söylemem gerek.

Eğer ki GITS ya da Cowboy Bebop sever biriyseniz, Matrix gibi filmler hoşunuza gidiyorsa, cyberpunk ve steampunk gibi akımlar ilginizi çekiyorsa şiddetle tavsiye edeceğim bir anime Ergo Proxy. Animeden soğumuş beni bile tatmin etti.

Riddick: Toz Pembe Hayat

Bilimkurgu-aksiyon sinemasının sevdiğim simalarından biri olan Riddick’in son filmi 4 Ekim’de Türkiye’de vizyona girdi. Ben de bir süredir beklediğim filme halk günü indirimiyle gittim (5TL kârdayım kehkeh). Hemen önden trailerını verip yorumumu özet geçeyim: eh işte bir film olmuş.

Riddick serisi 2000 yılında Pitch Black ile başladı. Düşük bir bütçeyle (23 milyon dolares ne kadar düşükse artık) girişilen maceradan yapımcı güzel voli vurdu ve ortaya dünyayı toz pembe gören (harbiden fuşya tonlarında görüyor adam) Riddick isminde akıllarda kalıcı bir anti-kahraman çıktı. Pitch Black, Alien serisindeki gibi farklı bir gezegendeki yamuk yumuk yaratıklardan kaçma/çarpışma filmiydi genel olarak. Bu mevzuuyu çok iyi kotardığı gibi bir de üstüne azılı kaçak ve ödül avcısı konseptini eklemişti. Dediğim gibi orijinal bir anti-kahraman da içerdiği için Pitch Black pek çok kişi için unutulmaz filmlerden biri oldu.

2004 yılında devam filmi The Chronicles of Riddick ve ilk filmle bağlantıyı kuran The Chronicles of Riddick: Dark Fury animasyonu çıktı. Dark Fury benim defalarca izlediğim ve Riddick’in telsizden “I’m a bounty hunter” dediği sahneyi aklıma kazıdığım yarım saatlik bir animasyondu. O sıralar animelere de merak saldığım için animasyonun kalitesini değerlendirebilecek kadar altyapıya sahiptim ve başarılı bulmuştum. The Chronicles of Riddick ile seri Pitch Black ve Dark Fury’deki çizgisini bir miktar bozdu. Anti-kahraman olarak Riddick yine Riddick’ti ama kocaman (biraz da grotesk) ordular, taht kavgaları ve entrikalar ilk filmdeki düz mantık ölüm kalım savaşına ters şeylerdi. Neyse ki tüm film Necromonger denilen Kainat’ın ebesine atlamayı düstur edinmiş modern Moğol ordusu üzerinden ilerlemiyordu. Yine fantastik bir gezegenden kaçışın yanı sıra çok sağlam hapishane sahneleri ve Toombs isimli ödül avcısını içeriyordu. Pitch Black kadar sevemesem de hakkını verdiğim bir filmdir.

Herhalde yapımcılar da benim gibi düşünmüş olacak ki serinin son filmi Riddick, ilk film Dark Fury havasında çekilmiş. İlk başta sevinmiştim ancak ilk filmin çizgisinden gidelim derken neredeyse remake oluyormuş yeni film. İkinci filmin çizgisinden gitmesi yerine tercih etsem de biraz canımı sıktı bu benzerlik. Filmin başında Riddick kardeşimiz Necromonger reyizi olduktan sonra biraz mala bağladığını ve yıllardır burnunda tüten Furya’ya gitmek için tacını bıraktığını anlatıyor. Gel gelelim Furya’da değil alakasız bir gezegende buluyor kendini. Burada silkinip kendine geliyor ve yerleşik hayata geçiyor. Lakin diğer filmlerdeki gibi cenabet bir gezegene düştüğü için yağmurla birlikte abuk sabuk yaratıkların akın ettiğini görüyor. Paçayı kurtarma yolu olarak ödül avcılarının ortak kullandıkları bir yerleşkeden acil durum çağrısı bırakıp kendini açık ediyor (adamların gemiyi almak var kafasında). Hemen biri ilk filmdeki ödül avcısı Johns’un babasının olmak üzere 2 ekip iniyor ve peşine düşüyorlar Riddick’in. Yağmurun bunların bulunduğu yere varmasıyla birlikte film bir anda Alien vâri gezegenden kaçış/yaratık avı moduna giriyor.

Gpitch17

Armut dibine düşer misali baba-oğul Johns.

Dediğim gibi filmin gidişatının ilk filmle neredeyse aynı olması bir problem. Bunu geçersek beni en çok rahatsız eden şey Riddick’in egosunun geçen zamanla aşırı şişmiş olması. Lezbiyeni heteroya dönüştüren bir karakter olarak resmedilmesi pek doğru bir seçim olmamış kanımca. Benim Riddick’te sevdiğim şey istediğinde rahatlıkla ortamın mına koyabilen biri olmakla birlikte bunu umursamamasıydı. Bunların yanı sıra ilk iki filmdeki gibi kıl payı kaçışların/çarpışmaların yeterli seviyede olmaması beni hayal kırıklığına uğrattı.

Olumlu tarafların başında görsellik geliyor. Başarılı CGI efektleri kullanılmış ve kesinlikle sırıtmıyor. Bu görsellik ince hesaplanmış sahnelerde kullanılsaydı keşke demeden edemiyorum. İlk iki filmle bağını koparmaması, direk konunun içinde önceki filmlerden karakterlerin ve olayların yer alması iyi bir şey. Toombs kadar olmasa da onun ekseninden Santana isimli ödül avcısı izlerken keyif veren bir karakter olmuş. Onu da maalesef filmin en dandik sahnesinde kaybediyoruz.

Artıları eksilerinin yanında zayıf kaldığı için bir Riddick sever olarak filme anca eh işte diyebiliyorum maalesef. Seriye özel bir ilginiz yoksa, önceki filmleri izlemediyseniz ve bilimkurgu-aksiyon tarzından hazzetmiyorsanız tavsiye etmiyorum. Bunun dışında kalan kesim için sinemada izlemeye değmeyecekse de zaman geçirmek için izlenebilir.