Hazır aklımdayken…

Bol keseden sallayayım dedim.

Hayvan Çiftliği: Bir Peri Masalı

Geçtiğimiz hafta evde temizlik olmasından mütevellit kendimi Kadıköy’e attım. Daha önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim arızalı notebooku tamire bıraktıktan sonra biraz dolanıp zaman öldüreyim dedim. Ancak zaman dediğimiz şey ihtiyacınız olduğunda intikam alıyormuşcasına akıp giderken ihtiyacınız olmadığında olduğu yerde duruyor. Hal böyle olunca rıhtım tarafındaki Alkım’a girip kitaplara göz attım. Aslında kafamda H.G.Wells’in Zaman Makinesi’ni okumak vardı ancak ne kadar aradıysam da raflarda göremedim. Tam “neyse lan gidiyorum ben” diye kapıya yöneliyordum ki yakın zamanda Mert karşimin önerdiği Hayvan Çiftliği gözüme ilişti.

Daha önce George Orwell’in 1984’ünü okumuştum. Distopya sever biri olarak benim için özel bir yere sahiptir. Hayvan Çiftliği’ni distopya olarak değerlendirmek ne kadar mümkün bilmiyorum ama 1984’te olduğu gibi bir sistem eleştirisi mevcut. Kitap, Stalin dönemi komünist Rusya’sına bir taşlama olarak yazılmış. Hatta bu nedenle Amerikan okullarında anti-komünist propaganda amacıyla uzun yıllar okutulmuş.

Kitap Bay Jones’un (Rus çarı) sahibi olduğu Beylik Çiftlik’te (Çarlık Rusya) Büyük Reis (Marx)’in yaptığı konuşmayla başlıyor. Bir süre sonra hayvanlar domuzların önderliğinde ayaklanıp çiftliği ele geçiriyor ve adını Hayvan Çiftliği (SSCB) olarak değiştiriyor. Tüm hayvanlar özgürlüğün verdiği heyecanla elbirliği ederek çiftliğin işlerini görüyorlar ve 7 emiri (komünist manifesto) oluşturuyorlar. Lakin kısa bir süre sonra domuzlar arasından çıkan 2 önderin davranışları bu 7 emirin dışında işlemeye başlıyor. Bu liderlerden Napoleon (Stalin) ve Snowball (Troçki) sürekli olarak fikir ayrılığına düşüyor ve bunun sonucu olarak bir gün Napolean o güne kadar yetiştirdiği ve herkesten sakladığı köpekleri (KGB) Snowball’un üzerine salarak çiftliğin dışına kaçmasına sebep oluyor ve diktatörlüğünü kurmuş oluyor. Napoleon’un aldığı kararları Squealer (Pravda gibi propaganda birimleri) isimli domuz diplomatik diliyle ve laf ebeliğiyle diğer hayvanlara kabul ettiriyor. Zaman ilerledikçe hayvanların yaşam şartları daha da ağırlaşarak Beylik Çiftlik zamanından daha kötü bir hale geliyor. Fakat yapılan propagandanın etkisiyle hayvanlar hatırladıkları geçmişten bile şüphe eder oluyor. Bunun üstüne bir de Napoleon’un zalimliği eklenince hiçbiri karşı çıkmaya cesaret edemiyor. İlk zamanlar düşman bellenen insanlarla ticaret yapılıyor, fedakar Boxer (proletarya) öleceği zaman at kasabına satılıyor, diğer tüm hayvanlar ağır şartlarda çalışırken domuzlar gününü gün ediyor.

Yukarıda kitabın Amerika’da anti-komünist propaganda aracı olarak okutulduğundan bahsetmiştim. Ben bunu ilk duyduğumda inanamadım çünkü kitabın asıl eleştirdiği şey sosyalist/komünist düzen değil aksine bu düzenin kapitalizme evrilmiş hali. Kitabın sonunda 7 emir silinip tek bir emir yazılıyor: Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir. Eleştirinin faşizan yönetime, emek hırsızlığına karşı olduğu çok açık. Hadi burdan anlamadı Amerikan çocuklar diyelim, son bölümde domuzlar iki ayakları üzerinde yürümeye başlayıp insanlarla aynı masada eğlenmeye başladıklarında ve diğer hayvanlar insanları domuzlardan, domuzları da insanlardan ayırt edemez olduklarında da mı anlamadılar. Bu kadar öküzleme bir propagandayı yiyorlarsa hakkaten Amerikan halkının zekası anlatıldığı kadar geri demektir.

Ben Can Yayınları’ndan çıkan çevirisini okudum. Diğer kitaplarında olduğu gibi çeviri konusunda hiçbir sıkıntı yok. Kitabın çok sade bir dili olduğundan ve 150 sayfalık bir kalınlığa sahip olduğundan bir bilemedin iki oturuşta bitiyor. Temizlik günü için ideal yani :)

Reklamlar

Bir Ayağı Çukurda Teknolojiyi Diriltme Çabaları – 3

Bol bol vaktim olduğu için evde aksayan ne varsa düzeltemeye giriştim. Önce evdeki kullanılmayan bilgisayarı ve diğer aygıtları elden geçirdim (serinin ilk iki yazısı bunlar hakkındaydı). Daha sonra bozuk dolap kapaklarının menteşelerini yeniledim, bir ayağı çatlak sandalyeyi onardım, ayakkabı dolabına bir raf ekledim, sarkan arızalı prizi değiştirdim, ekran kartı çipseti yerinden oynayan notebooku tamir edemeyince reball işlemi için bilgisayarcıya götürdüm (çok içime oturdu ama tamiri benim becerilerimin dışındaydı). Bunlar gibi ufak tefek işler bitince ne zamandır planladığım fotoğraf albümlerini tarayıp bilgisayara aktarma işine başlayayım dedim. Bu amaçla yılda en fazla 2 kez açılan bir dolaptaki albümleri indirirken gözüme bir şey ilişti. Albümleri bir tarafa bırakıp elime çocukluğuma dair flu bir anı olarak kalan bu cihazı aldım.

IMG_0121

Hayatımın ilk “atarisi”

Bahsettiğim cihazın ismi “Teletrans TV Sport”. Kendisi 70’lerde üretilmiş ilk atari oyunlarından biri olan Pong‘un sayısız taklitlerinden biri. Kasasında üretim tarihine ilişkin bir ibare göremediğimden net bir bilgim yok ama 80’lerde üretilmiş olduğunu sanıyorum. Kendisiyle çok fazla vakit geçirmemiştim ama o zamanlar Amiga öncesinde inanılmaz bir cihaz olarak görüyordum. Bir kere TV’ye bağlanıyordu ki bu çekiciliğini anlatmak için yeterli bir şeydi. Müzik yoktu ama sesler vardı. Şimdiki modern torunlarıyla karşılaştırınca komik dursa da gamepadleri vardı. Hiç de küçümsenecek bir cihaz değildi yani.

Hemen TV’ye bağladım kendisini. Şimdiki dijital monitörlerin getirdiği alışkanlıkla takar takmaz görüntü alamayınca bozulmuş herhalde diye düşünerek kapatıyordum ki Amiga zamanlarında TV’de görüntüyü arama yaparak bulduğumuzu anımsadım. Kısa bir arama sonucunda 20 yıl önce oynadığım oyunu TV ekranında tekrar gördüm.

IMG_0114

Danteliyle, çiçeğiyle tam bir anne evi

Cihazda 4 farklı mod var: masa tenisi, futbol, duvar tenisi ve alıştırma. Aslında hepsi hemen hemen aynı şeyler. Aşağıda bu 4 moda ait fotoğraflar bulunuyor.

Modlar

Soldan sağa sırasıyla: alıştırma, futbol, tenis ve duvar tenisi modları

Cihazın çalışacağına pek ihtimal vermezken neredeyse kusursuz bir şekilde çalışması (gamepadlerden biri arızalıydı ama biraz uğraşılsa çözülecek türden bir şey olduğuna eminim) beni şaşırttı. Seriye uygun olması için başlıkta “dirilte çabası” yazsa da pek çaba gösterdiğim söylenemez. Yine de meraktan içini açıp neler dönüyor bir bakayım dedim. Ahşap kasasının alt kapağını sökünce elle üretilmiş elektronik kartına ulaştım.

IMG_0131

El emeği, göz nuru elektronik kart

IMG_0134

Kartın tasarımcısı olduğunu tahmin ettiğim Ü.E.’nin imzası

Teletrans firmasının imzası

Teletrans firmasının imzası

Maalesef ne kadar uğraştıysam da bir türlü bu kartı kaldırıp incelemeye devam edemedim. Benden yaşlı olan bu cihaza saygımdan ötürü başına bir iş gelmemesi için fazla zorlamak da istemediğimden kartın fotoğraflarını çekip kasasını kapattım. TV’de tekrar test ettikten sonra geldiği yer olan dolabına geri koydum. Kendisi emeklilik günlerine devam ediyor.

Garibime giden şey internette bu cihaz ile ilgili çok az bilgiye erişebilmem oldu. 1-2 tane tarihi geçmiş ikinci el ilanı, 1 tane kısa inceleme ve 2 tane de forum postundan ibaret internetteki varlığı. Bendeki cihazın seri numarasını (2753) göz önünde bulundurunca en azından 2000 haneye girdiğini tahmin ettiğim bu cihaz ile ilgili daha fazla yazılıp çizilmesini beklerdim. Çalışan son birkaç örneğinden birine sahip olduğumu düşündüğüm Teletrans TV Sport’a saygılarımı sunar, günün birinde meraklısı gelip de bu yazıyı okursa altına 2 satır yorum yazmadan gitmemesini dilerim.

Oyun İzlemek

Oyunlarla alakalı yazdığım diğer iki yazının dışında kalan büyük çaplı yapımları bilgisayarım kaldırmadığından, fiyatları yüksek olduğundan ve çok vakit harcamak istemediğimden Youtube üzerinden gameplay videolarını izliyorum. Oyun izlemenin kimi zaman oynamaktan daha eğlenceli geldiğini söylemeliyim. Benim için bir oyunda en önemli bileşenler konu ve atmosfer olduğu için iyi bir oyuncudan izlemek yeteri kadar tatmin edici oluyor.

Gameplay konsepti ne zaman patladı ve bu kadar yaygınlaştı bilmiyorum ama şu an Youtube’da ciddi bir kitleye sahip bu tarz videolar. Özellikle PewDiePie kişisinin hayvani subscriber sayısı (an itibari ile 13 milyonun ile birinci sırada) ve her videosunun milyonun üstünde izlenmesi ile durumun ehemmiyeti hakkında fikir sahibi olmak mümkün. Adamın oyun olsun, sevgilisi ile birlikte çektiği soru cevap videoları olsun 1-2 milyon civarı izlenme rakamlarına sahip. Bunların yanında Slender, Amnesia, The Walking Dead ve Last of Us için çektiği videoların izlenme sayıları bölüm başına 2-6 milyona ulaşmış durumda. Funny Moments adı altında en komik anları topladığı videoların izlenme sayıları ise 20 milyonun üstünde. Bazen günlük bazen 2-3 günde bir video yüklediğini de düşünürsek inanılmaz bir izlenme sayısına sahip olduğunu görebiliriz (an itibariyle 2.425.183.582). Bu rakamlara ulaştığına göre çok ciddi bir gelir elde ettiğini tahmin etmek de zor değil.

Pewds dışında pek çok kişi gameplay videoları yüklüyor. Pewds’in onu diğerlerinden farklı kılan özelliği oyunun yanı sıra kendi muhabbetinin de videoya ayrı bir eğlence katıyor olması. Bunun farkında olduğu için oyun esnasında kendisini de çekip videonun bir köşesine ekliyor. Sempatik tavırları, fanlarıyla güçlü iletişimi bu kadar popüler olmasının diğer sebeplerinden.

Konuyu çok dağıtmadan son zamanlarda izlediğim oyunlar hakkında yorumlara geçeyim.

Last of Us’ı ilk E3 videosu çıktığından beri takip ediyorum. Geçen sene günlerce trailerını izlemiş ve her izlediğimde daha da hayran kalmıştım. Askerdeyken bile acaba çıktı mı diye düşündüğüm zamanlar oldu. Oyunun atmosferi, çevre ve NPC etkileşimleri benim şimdiye dek gördüklerim arasında en iyisi. Haziran ayında gameplay’ini aratırken PewDiePie ile tanışmama vesile oldu. Hikayesi, grafikleri, dinamikleri, müzikleri ve oynanışıyla hemen hemen kusursuz diyebileceğim bir oyun olmuş.

Yine PewDiePie sayesinde izlediğim bir oyun. The Walking Dead’in ile 2010 yılı sonunda çizgiromanları ile tanıştım. Zombi konspetini pek sevmesem de çizgiromanlarını çok başarılı buluyorum. Dizisinin ilk sezonunu da oldukça beğenmeme karşın ikinci sezonda eah dedirten olaylar sonunda 4. bölümünde bıraktım. Sanırım sonradan kendini toparlamış ama devam etmeye niyetim yok.

Bu kadar popüler bir ismin oyununun en iyi ihtimalle vasat olacağını tahmin ediyordum. Ancak sağdan soldan çok başarılı bir oyun olduğunu duyduğumda bir izleyeyim dedim. Sıradışı bir oyun sistemine sahip. Resident Evil kafasıyla zombilerle mücadele etmiyorsunuz; daha ziyade çizgiromandaki gibi insan ilişkileri üzerinden yürüyen ve yeri geldikçe adamı zıplatan sahnelere sahip bir oyun olmuş. Grafik, oynanış gibi konularda ortalama bir oyun olduğunu düşünüyorum ancak kurgusu, atmosferi ve dinamikleri oyunu efsane yapmaya yetiyor. 400 Days isminde bir de DLC’si çıktı temmuz gibi. Seneye devam oyunu gelecek.

Oyunun sonundaki yürek dağlayan sahnede çalan şarkı pek kişi gibi beni de ayrı bir vurdu. Alela Diane ile tanıştırdığı için ayrıca sevdim The Walking Dead’i.

Lara Croft ile ilk kez ’96 yılında Eidos’un Tomb Raider oyunuyla tanışmıştım. Bu güzel ablanın yeni nesil Indiana Jones olarak oradan oraya koşturup ayı öldürdüğü, gizem çözdüğü oyun çok büyük ilgi gördü. Sayısı 10’u aşan oyunu, Angelina Jolie’nin oynadığı 2 de filmi yapıldı. Oyun dünyasının efsanelerinden biri yani.

Ben ilk birkaç Tomb Raider’dan sonrasını bilmiyorum ancak 2013 tarihli son oyunda ilk oyunlara göre ciddi bir oynanış ve atmosfer farkı var. Öncelikle kahramanımız LC’nin hayatında ilk kez bu tip bir maceraya girdiğini bilmemiz gerekiyor. Oyunun başlarında biçare tavırlara sahip ablamız oyun ilerledikçe yaşadıklarının etkisiyle berserk moda giriyor ve alışık olduğumuz LC’ye bürünüyor. Grafikler harika, müzikler güzel, oynanış başarılı. Zorlu bulmacalara yer verilmemiş, genellikle yapmanız gereken belli ve lineer bir ilerleme söz konusu. Karakter gelişimi ve upgradeler oyuna değişkenlik katmış. Sürekli bir aksiyon durumu var ve hayatta kalma hissi yakanızı bırakmıyor.

Oyun ile alakalı gördüğüm tek kötü şey adanın cephanelik gibi olması. Adımınızı attığınız yerde mermi buluyorsunuz. Adada İkinci Dünya Savaşı zamanında askeri yerleşimin olması buna bir açıklama olabilir ama ilerledikçe 1940’tan kalma bir makineli tüfeği AK-47’ye upgrade etmek gibi tutarsızlıklar beni biraz rahatsız etti. The Last of Us’taki gibi sınırlı cephane ve tutarlılık hissine zarar vermeyecek upgradelere yer verilse daha iyi bir oyun olurmuş. Yine de 2013’ün en iyilerinden olmasına engel değil bu aksaklıklar.

Unutmadan belirteyim Pewds oynamadığı için TheRadBrad‘in kanalından izledim. Pewds kadar muhabbeti sarmasa da izlerken sıkmıyor. Pewds’ten sonraki seçeneğim oldu bu arkadaş.

The Prodigy – Invaders Must Die

The Prodigy, ilk olarak orta 2’nin yaz ayında arkadaş tavsiyesiyle tanıştığım bir grup. Meşhur Breathe ve Firestarter şarkılarını barındıran Fat of The Land albümü o yaz Walkman’imde uzunca bir süre ikamet etmişti (aynı şekilde Walkman’den çıkmayan diğer bir albüm ise The Offspring’in Americana’sıydı). Uzunca bir aradan sonra üniversitede tekrar dinlemeye başlamış ve Music For The Jilted Generation ile tanışmıştım. Bende Fat of The Land etkisi yapmadıysa da çok başarılı bir albüm olduğunu söylemeliyim.

Anlaşılacağı üzere The Prodigy sürekli dinlemediğim ancak her zaman çok sevdiğim bir grup oldu. Liam Howlett’in arka planda duran dahi çocuk olması, Keith Flint’in orijinal anormal tripleri, sürekli kadro değiştirmemeleri ve yaptıkları işi en iyi şekilde yapıyor olmaları benim gruba olan ilgimin kaynağıdır. Yakın zamanda Rock ‘n Coke’a dahil olup konserlerini verdiler. İlgili festivalin hem ebesinin nikahında olması hem de gidecek adam bulamayacak olmamın etkisiyle kendilerini canlı izleme fırsatını teptim (pişman değilim o ayrı). Yine de bu kadar yakına gelmişlerken bu adamların saydığım 2 albümlerinden başka neleri var diye araştırdım ve Invaders Must Die ile tanıştım.

Invaders Must Die klasik bir The Prodigy albümü. Diğer albümlerini seviyorsanız bunu da illa ki seversiniz. Şarkı listesine baktığımda kötü diyebileceğim bir örneğe rastlayamıyorum. Dinlerken atladığım ya da “bitse ya” dediğim bir parça olmadı ama “Invader Must Die” ve “Omen”i dönüp dönüp dinledim.

Elektronik müzik sever biri olmamama rağmen albümü 1 haftadır dinliyorum. The Prodigy etkisi olsa gerek.

Batının Oyunları – 2

Bir önceki oyun yazımdan bu yana 2 ay kadar zaman geçmiş. Bu süre zarfında benzer şekilde indie ya da o çapta birkaç oyun oynadım. Bunlarla alakalı fikirlerimi paylaşayım.

Sword & Sworcery 2011’de ilk olarak iPad ve iPhone için geliştirilmiş daha sonra gördüğü ilgi karşısında Androidi PC ve Mac platformlarına entegre edilmiş bir oyun. Yapımcıları “elegant music-inspired adventure videogame” olarak tanımlamış ama ben adam gibi bir kategoriye sokamadım. Adventure tanım için en yakın tür gibi duruyor ama zorlu bulmacalar beklememek lazım oyundan.

Grafikler pixel artın başarılı örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Müzikler ve sesler çok başarılı, özellikle üstünde durulduğu belli. Hikayesi hakkında söyleyecek çok bir şey yok. Kılıçlı kalkanlı kızımız gizemli bir kitabın peşinden gidiyor ve bu yolda aşması gereken engellerle mücadele ediyor. Dediğim gibi oyunda zorlu bulmacalar olmadığı gibi zorlu dövüşler de yok.

Oyunu farklı kılan gerçek hayatla bağı ve mizahi yönü. Örneğin bir bulmacayı çözmek için dolunayı beklemeniz gerekiyor ve bunu gerçek hayatta dolunayı bekleyerek yapıyorsunuz (bir nevi time hack seçeneği de sunuyor oyun sabırsız olanlar için). Karşılaşılan olayları tweet etme seçeneği de sunuyor oyun. Bu tweetler diğer oyunlarda olduğu gibi “hede hödöyü kazandım +5k puanım var” çiğliğinden ziyade “We spied a curious-looking nestbox with an inscription that read “Tweet & ye shall be re-tweeted”. #sworcery” şeklinde oyunun bizzat kendisiyle alakalı. Yarenlerimiz Girl, Logfella, Dogfella ve The Archetype bize izlememiz gereken yollar hakkında fikir veriyor.

Oyunla alakalı tek canımı sıkan konu dövüş kısımlarının çok yavaş ilerlemesi ve oyuna ilk girerken çok beklenmesi. Bunların dışında denenmesi gereken bir yapım.

Mark of the Ninja, oynadığım iki Klei oyunundan biri. Son zamanlarda oynadığım en başarılı arcade oyunu. Grafikleri ve dinamikleri muhteşem. Stealth ağırlıklı oynayabileceğiniz gibi yaradana sığınıp girişebilemeniz de mümkün. Yine de bir ninja olduğunuzdan ve birebir dövüşlerin zorlamasından ötürü gizliliğe önem verip ninjalık müessesinin hakkını vermeniz gerekiyor. Bu şekilde oynadığınızda dahi yapabilecekleriniz sizin seçimlerinize göre farklılık gösteriyor. İster kimseye görünmeden bütün haritayı geçin, ister avladığınız birini tavandan sarkıtıp diğerlerinin dehşete düşmesini ve yanlışlıkla birbirlerini vurmalarını sağlayın, ister zehirli ok atıp delirtin. Oyun ilerledikçe karakteriniz ve kullandığı araçlar gelişim göstererek oynayış tarzınızı ve seçeneklerinizi etkiliyor. Tüm bu çeşitlilik oyunun bağlayıcılığını arttırıyor.

Klei’nin diğer bir oyunu Don’t Starve. Minecraft tadında bir survival oyunu. Minecraft oynamadığım için bir karşılaştırma yapmam mümkün değil ancak ondaki gibi “topla, birleştir, geliştir, hayatta kal” düstruyla ortaya çıkmış bir oyun olduğunu söyleyebilirim. Oyun uzun süredir hem geliştirilme aşamasında hem de oynanabilir olarak satılıyor. Her çıkan update ile oyuncuların tecrübelerine dayanarak ciddi değişiklikler yapılıyor.

Oyunun grafikleri, sesleri ve müzikleri son zamanlarda gördüğüm en iyiler arasında. Bu anlamda sanatsal yönünün çok başarılı olduğunu söyleyebilirim. Dediğim gibi oyun geliştirilme aşamasında olduğu için oynanış hakkında ileri geri konuşmak istemiyorum ama zor bir oyun olduğunu söyleyebilirim. En can sıkıcı tarafı öldüğünüzde oyunun bitmesi. Haritada denk gelebileceğiniz 1-2 spawn point var ve bayaa bi çabalayarak kendi spawn pointlerinizi oluşturabiliyorsunuz. Ancak bir kere öldükten sonra durumu toparlamak zor oluyor. Her şey bir yana oyunda hayatta kalmayı genellikle ölerek öğreniyorsunuz çünkü hiç beklemediğiniz anlarda ölüm sizi buluyor. Onca emek çöpe gidince insanın yeniden başlama şevki kırılıyor. Bu sebeple oyunu birkaç gün oynayıp bıraktım. Yıllar sonra bünyemde tamagotchi etkisi yaptı.

 

Bu bahsettiğim “batının oyunlarının” dışında yakın zamanda Türk yapımlarının adını sıkça duymaya başladım. Bunların arasında en çok ses getiren Nowhere Studios’un Monochroma‘sı Kickstarter denemesinden başarıyla çıktı. Aralık gibi oyunu çıkarmayı hedefliyorlar. Umarım beklenen etkiyi yapar. Bekleyip göreceğiz.