Hazır aklımdayken…

Bol keseden sallayayım dedim.

Monthly Archives: Kasım 2013

Dangerous Minds: Liseli

Yıllardır açıp açıp dinlediğim, klibini izlediğim Coolio – Gangsta’s Paradise’ın hürmetine az önce Dangerous Minds‘ı izledim.

Film, bir ara Hollywood’da popüler olan liseli filmi. Klasik idealist hoca ve toplumun kenara atılmış kesiminden sorunlu çocukların ilişkisini konu alıyor. Arıza liseli muhabbeti Hababam Sınıfı dışında katlanılacak şey olmasa da Dangerous Minds bunu bir nebze kırabilen bir film. Günümüz liseli dizilerinden Pis Yedili ya da Güneşi Beklerken gibi izlerken diziyi çekenler adına utanacağınız bir yapım değil kesinlikle. Evet tırı vırı bir film ama biraz doksanlar koklamak için fena bir seçim değil. Ha bir de Michelle Pfeiffer faktörü var tabi.

Reklamlar

Bu Aralar – 2

Madem kişisel blog tutuyorum o halde neden başımdan geçenlere daha çok yer vermiyorum dedim ve “bu aralar” serisi oluşturmaya karar verdim. Hadi hayırlısı…

– Her ne kadar elimden geldiğince direnmiş olsam da askerden sonra kafama göre bir iş bulamadım. Bir tane çok uygun pozisyon vardı fakat uzun süre beklememe ve defalarca çok uygun bir aday olduğum belirtilmesine karşın bir türlü yeni çalışan alımı yapılamadı. Ben de yeter bu kadar atalet diyerek eski işime döndüm. Let the ızdırap begin.

– Yakın zamanda çıkan Shadowrun Returns‘u bitirdim. Bu sayede piyasadaki old school RPG projelerinden haberdar oldum. Şimdi merakla Wasteland 2 ve Cyberpunk 2077’yi bekliyorum.

– Spotify sayesinde 22-20s’i keşfettim. Bir süredir bol bol dinliyorum. Yakında hakkında bir yazı yazarım.

– Kelimelik isimli Scrabble çakması oyuna dadandım. Bununla da kalmayıp tozlu raflardan Scrabble’ı indirdim. Haftada birkaç akşam annemle kapışıyoruz.

20131104-022750.jpg

– Daha önce bir yazımda adı geçen nokta vuruşlu yazıcımı sahibinden.com aracılığı ile sattım. Sanırım hayatımın ilk ikinci el satışını yapmış oldum böylece.

– Powerline adında bir teknolojinin varlığından haberdar oldum. Elektrik hattı üzerinden ethernet haberleşmesini mümkün kılan bu teknik bana lisede lamerlerle dalga geçmek için kullandığımız “prizden heklerim bilgisayarını” kalıbını hatırlattı.

Old School RPG Hasreti Gidermek: Shadowrun Returns

(Sadece oyun hakkındaki fikirlerimi merak edenler 7. paragrafa zıplasınlar)

Yıl 2001, mart-nisan ayları. Kartal Soğanlık’ta bir binada lise hazırlık sınıfındayım. Ergenliğin getirmiş olduğu alabildiğine çirkinliğe bir de düşük kalite İngilizce eğitimi eklenmiş durumda. Yabancı dile yatkınlığım var ve sınıftaki iyilerden biriyim ama hayatımın en düşük notlarını da alıyorum bir yandan. Henüz 5. sınıftayken evime bilgisayar girmiş olmasına karşın çok fazla oyun tecrübem yok. Diablo, Red Alert, Outlaws, Army Men, Starcraft, Age of Empires, Heroes, Fifa gibi klasikleri oynamışım. Buna karşılık 8. sınıftan beridir Level, Gameshow (beni Opeth’le tanıştıran dergi), PC Gamer gibi dergileri düzenli olarak takip ediyorum. Hatta bir yandan İngilizce’me de faydası dokunur diye yabancı oyun sitelerine de göz atıyorum arada. Kısacası oyun piyasasında neler olup bittiğini biliyorum ama tecrübe etmiyorum. Bunda bilgisayarımın yeterince eski olmasının yanında bilgisayara erişimimin günde 1 saat kadar olmasının da etkisi var. 56K dönemleri, o 1 saatin büyük kısmını da internette geçiriyorum.

Anadolu liseleri sınavında 1 soru ile İstanbul Erkek Lisesi’ni kaçırınca yedekleri denemeden Burak Bora Anadolu Lisesi’ne kaydoldum. Bir türlü iyi anamadığım bu lise yıllarıyla alakalı başka zaman bir şeyler karalarım. “Madem sınavı kazanıldı o halde bilgisayar alınsın” temalı klasik memur ailesi yaklaşımının sonucu Yazıcıoğlu’nda bir dükkanda bilgisayar toplattık. Benim cimriliğim ve o zamanlar doların ucubik fırlayışından ötürü bayaa bir kısıntıya gidip Celeron 700, 256MB RAM, 20GB HDD ve yanlış hatırlamıyorsam 32MB ekran kartı özelliklerinde bir makineye sahip oldum. Son derece dandik bir kasası olduğundan zaman zaman öter, biz de tekmeleyerek sustururduk. Yine de 2005 yılına kadar yükümüzü çekti sağolsun.

Elde yeni bilgisayar var ama pek oyun oynamıyorum zaman kısıtından ötürü. O zamanlar acayip popüler olan Diablo 2’yi oynuyorum arada. Max Payne inanılmaz bir tecrübe olarak bayaa bir zamanımı alıyor. Yanlış hatırlamıyorsam Medal of Honor piyasayı sallıyor ve ardından 2. Dünya Savaşı temalı oyunlar her yanı kaplıyor. Civilization 3 çıkmış, eski fanlar deli gibi seviniyor. FRP oyunları altın çağını yaşıyor. Hatta bir intihar olayı sonunda satanizmi hiçbir İskandinav ülkesinde olmadığı kadar uzun uzadıya inceleyen medya FRP’nin şeytan işi olduğuna üstü kapalı işaret ediyor. Siyah giymek kısa sürede garip karşılanır oluyor. Hala daha televizyonda siyah giymiş uzun saçlı adam gördüğünde “bu ne lan satanist gibi” lafı o zamanlardan kalmadır. LOTR’in sinemaya gelmesinin de etkisiyle FRP oyunları hiç olmadığı kadar çeşitleniyor. Kısacası piyasa çok hareketli ve her çeşit oyun var.

Ben oldum olası konusuz oyun sevemedim. Diablo gibi hack&slash bile olsa en azından aralara 2 video atıp bana konudan bahsetmesi, beni kendi yarattığı atmosferin içine alması gerek. Şimdilerde Last of Us, The Walking Dead gibi sinematik oyunlarla çok farklı boyutlara taşınmış olan bu yaklaşımı o zamanlar en iyi FRP (ya da RPG, hala aradaki farkı bilmiyorum) oyunları yansıtıyordu. Birgün sınıftaki çocuklarla oyun muhabbeti yaparken kim olduğunu hatırlamadığım bir tanesi Fallout’tan bahsetti. Birkaç gün sonra bir cuma günü Level dergisinin tam sürümünü verdiği Fallout 2’yi elime tutuşturdu. Kurulumu yaparken çok bir beklentim yoktu aslında. Sonra dünyam değişti.

Burada Fallout’tan ayrıntılı bahsedecek değilim. Sadece şunu diyebilirim ki Fallout’tan önce ya da sonra kendimi bu denli kaptırdığı bir oyun, kitap, film olmadı, muhtemelen olmayacak da (belki Lost ve Prison Break benzer etkiyi yapmış olabilir ama bu kadar şiddetli olmadığına eminim). Oyun diyerek konuya uzak dimağlarda basit bir resim oluşturmaktan çekindiğim bu sanat eseri liseye dair hatırladığım en iyi şey olabilir (hayır geek değilim, lisenin kendisi boktandı).

Fallout’un etkisinden uzun süre çıkamadım. Arada Icewind Dale deneyeyim dedim, sarmadı. Üniversiteye girdiğim sene Baldur’s Gate denedim, olmadı. Bir ara Fallout ekibinin yaptığı Arcanum’dan benzer bir tat aldımsa da Fallout’un lezzetinin yanına yaklaşamadı. Zaten sonra WoW gibi öküzleme loot mantığına dayalı MMORPG’ler sardı piyasayı ve ben el etek çektim. Her şeye rağmen senelerdir acaba yine aynı hisleri yaşatacak bir oyuna denk gelecek miyim diye bakıyorum yeni oyunlara. İmkansız gibi gözükse de ne zaman Fallout benzeri bir oyun görsem heyecanlanıyorum.

Benim gibi hisseden bir kesim olacak ki temmuz ayında bir kickstarter projesi olan Shadowrun Returns piyasaya çıktı. 400.000 dolar taleple çıkan proje 1.8 milyon dolara ulaşmış. Demek ki benim gibi eski kafalar mevcut piyasada aradıklarını bulamıyor. Bir süredir Steam’de indirime girmesini bekliyordum ve geçtiğimiz günlerde bu gerçekleşince hemen satın alıp oynamaya başladım. Bu kısımdan sonrasını kısaca özet geçeyim: eski günleri yad etmek adına güzel bir iş olmuş ama seneler sonra hatırlanacak bir oyun olmaktan biraz uzak.
Shadowrun_returns_logo

Öncelikle belirtmem gerekiyor ki Shadowrun evreniyle yeni tanıştım. Dibine kadar cyberpunk bir evren söz konusu burada. 2011 yılında awakening denilen bir hadise sonunda dünyada elf, cüce, ork ve trol ırkları da gezinir olmuş. Üstüne bir de büyü eklenmiş. Yani hem cyberpunk bir evren var hem de klasik RPG’lerden aşina olduğumu ırk çeşitliliği. En son Arcanum’da tadına baktığım büyü vs. teknoloji teması da güzel yedirilmiş bu evrene. Yani belli ki Shadowrun sağlam temelleri olan, uzun yıllarca geliştirilmiş bir kurguya sahip.

Oyunda Shadowrun evreninde Shadowrunner olarak ekmeğimizin peşinde bir karakteri oynuyoruz. Parasızlıktan dibe vurduğumuz bir anda yıllar önce beraber operasyona girdiğimiz bir dostumuzdan görüntülü arama geliyor. Görüşme sonunda halihazırda ölmüş olan dostumuzun son arzusunu yerine getirme ve vaadettiği yüksek miktardaki parayı almak için katilinin peşine düşüyoruz. Ufaktan araştırma yaparak katilin izini sürerken işler çok daha büyük bir olaya bağlanıyor ve günün kahramanı olmak üzere çatışmalara akıyoruz.

Yapımcılar oyunu yaparken aslında herkes tarafından kullanılabilir bir editör yapmaya odaklanmışlar. Bu sayede Steam üzerinden pek çok “user generated content”e erişmek mümkün. Elbette bunlar fan işi olduğundan çok sağlam hikayeler ya da mekanlar beklememek lazım. Yine de biraz kısa olan oyunun ömrünü uzatmak için denenebilirler.

Oyunla alakalı pek çok olumlu olumsuz düşüncem var. Bunları şu şekilde açayım:

Artıları

Kurgu: Cyberpunk benim ilgimi çeken bir konsept ve Shadowrun evreni bu tarzın iyi bir örneği. Oyunda önümüze koyulan hikayede son kısımlar hariç canımı sıkan bir şey olmadı. Son kısımda canımı sıkan şey ise Fallout 1’deki sona olan benzerlikti. Çok batmamakla birlikte biraz daha orijinal yapılsa daha bir içime sinerdi doğrusu.

Sınıf çeşitliliği: Shadowrun evreninde çeşitli ırklardan ve sınıflardan karakterler mevcut. İnsan, elf, cüce, ork ve trol ırklarının başlangıç ve max statları kendilerine özel. Sınıfları ise Matrix adı verilen sanal ortama akan Decker’lar, drone kontrol eden Rigger’lar, Mage’ler, Shaman’lar, Street Samurai’ler ve Mage gibi büyüye yatkın bir sınıf olan Physical Adept’ler oluşturuyor. Her bir sınıfın dövüş seçimleri ve yetenekleri farklı olmakla birlikte karakter gelişimi esnasında eğilimi değiştirmek mümkün. Yani bir Rigger’ın büyüye abanmasına bir engel yok. Yine de hem mantıklı olması adına hem de başlangıç statlarınızı boşa harcamamak adına sınıfınız neyse ona göre skill pointleri harcamanızda yarar var.

shadowrun returns main

Ne kadar dışarıdan bakarsak hayal gücümüz o kadar çalışır

Takım kurma: Görevlere gitmeden önce genelde takım topluyoruz. Fixer adı verilen ve bu adam ayarlama işlerini yapan kişiye gidip elindeki listeden en fazla 3 tane olmak üzere Shadowrunner seçebiliyoruz. Elbette karşılığını vermek kaydıyla. Farklı sınıflardan karakterleri bir araya getirip yönetmek oldukça eğlenceli.

İzometrik harita çizimleri: Benim pek sevdiğim ve maalesef artık çok fazla örneğine rastlayamadığım bir özellik bu. Mekan çizimlerini beğendim.

Editörü: Dediğim gibi yapımcıların amacı tek bir oyundan ziyade sürekli oyun çıkartılabilecek bir editör yapmak olmuş. Editörü denemediğim için ne kadar iyi olduğu konusunda yorum yapamayacağım ama temmuz sonunda çıkmış bir oyun için Steam Workshop’ta ciddi bir UGC arşivi olduğunu söyleyebilirim. Hem bu editör sayesinde umuyorum ki yapımcılar ilerleyen dönemlerde pek çok kaliteli DLC çıkaracaktır. Bunlardan ilki Berlin adıyla ocak ayında Steam’de görülecek.

Eksileri

Tekrar oynanamazlık: Maalesef elimizde son derece lineer bir oyun var. Fallout’u defalarca bitirmiş ve her seferinde ister istemez farklı seçimler yapmış biri olarak Shadowrun Returns’un oyuncuya pek bir seçim yaptırmamasına takıldım. Seçim olmadığı için iyi/kötü diye bir ayrım da olmuyor karakterinizde. Bunun yanı sıra yan görev sayısı bir elin parmaklarını geçmediği ve çok kısa olduğu için ikinciye oynamak için pek bir sebep kalmıyor. Belki farklı bir sınıfı denemek için olabilir ama o merakımızı da zaten kiraladığımız Shadowrunner’lar ile gideriyoruz. Üstelik dialoglarda yaptığımız seçimler genellikle konuşmaların seyrini etkilemiyor. Yine Fallout’taki gibi bir mevzuyu konuşarak çözme seçeneği yok. Böyle bir RPG’ye yakışmamış. Her şey bir yana loot yok oyunda. Tüm oyun boyu 1-2 medkit ve 3-5 el bombası loot edebiliyorsunuz en fazla. Ölen adamlar heme kayboluyor falan filan.

Kısıtlı oyun süresi: Dediğim gibi yapımcıların asıl amacı editör yaratmakmış ama oyunun oynama süresi gerçekten çok kısıtlı. Ortalama bir oyuncu her diyalogu okuyup dövüşlerde temkinli davranarak 15-18 saatte bitirir. Haritalar oldukça ufak olması ve yan görev azlığı bu sürenin kısalığına sebep oluyor. Maalesef bu yüzden oyunda keşfetme hissi ciddi zarar görüyor.

Zorluk seviyesi: Ben oyunu normal zorluk seviyesinde bitirdim ve çok kolay geldi. Üst seviyelerle çatışmalar zorlaşacaktır. Ancak şunu belirtmeliyim ki oyunda para hemen hemen hiç sıkıntı olmuyor. Ekstra para kazanabileceğiniz yan görevler çok az olduğundan yapımcılar tahmini harcamaları hesaplayıp görevlerden gelecek parayı buna göre ayarlamışlar belli ki. Öte yandan cephaneniz sonsuz olduğu için çatışma esnasında ince hesaplar yapmayıp bodoslama boşaltıyorsunuz şarjörü. Yanlış bir seçim olmuş.

Dövüş sistemi: Turn-based bir oyunda ne ters gidebilir ki? Yapımcılar olabilecek en kötü şeyi yapıp bir kere TBS’ye geçildiğinde bölüm bitene dek bu moddan çıkılamamasını tasarlamışlar. Mesela 2 kişiyle çatışmaya girdiniz ve çatışma bitti. Hala TBS modundasınız ve elemanlarınızı tek tek yönetmeniz gerekiyor. Bazı yerlerde illallah ettirdi.

Sesler: Aslında sessizlik demeliydim çünkü oyunda seslendirme yok. En azından Fallout’taki gibi önemli NPC’lere seslendirme yapılsaymış dedirtti. Silah, büyü gibi ortam sesleri eh işte seviyesinde. Müzikler ortama uygun ama sonradan dinlemek isteyeceğiniz şaheserler değil.

 

Pek çok başka oyuncu tarafından da dile getirilen tüm bu olumsuzluklara rağmen Shadowrun Returns bana keyifli vakit geçirtti. Umuyorum ocak ayında çıkacak DLC ile yapımcılar bu sorunları düzeltirler ve daha doyurucu bir hikayeyle karşımıza gelirler. Eski kafa bir RPG’ciyseniz denemeden geçmeyin derim.