Hazır aklımdayken…

Bol keseden sallayayım dedim.

Monthly Archives: Temmuz 2013

Mat

Bir süredir uyku düzenim gece ile gündüzü yer değiştirecek şekilde bozulduğundan geceleri internette alakalı alakasız fink atar oldum. Bu gece aklıma durduk yere ortaokul hocalarım geldi ve “acep şu an ne yapıyorlardır” merakıyla araştırmaya başladım. Önce bir forum postundan zamanında pek sevdiğim Matematik hocamın 2008’de emekli olduğunu ve Küçükyalı taraflarında ikamet ettiğini öğrendim. Sonra Facebook üzerinden coğrafya hocamı buldum. Biraz geç akıl ederek okulun sitesine girdim ve en son ne zaman güncellendiğini bilmediğim “Kadromuz” kısmında 5-6 hocamın fotoğraflarını gördüm. Haliyle yaşlanmışlar, 10 senelik fark kendini belli etmiş. Neyse, diğer bir sevdiğim kişi olan Türkçe hocam İbrahim Erim’i hatırladım ve yine bir Google araştırmasına giriştim buradan yola çıkarak. İlk sayfada klasik olarak başkalarına ait Facebook sayfaları ve spam siteleri çıktı. İkinci sayfaya geçtiğimde ise Gerze Belediyesi’nin sitesindeki 09.08.2012 tarihli şu yazıyı gördüm:

İlçemiz halkından merhum Hüseyin Erim ve Sebahat Erim’in oğlu, Aynur ve Yurdagül’ün kardeşi öğretmen İbrahim ERİM vefat etmiştir.Cenazesi bugün 19 Mayıs Mahallesi Lise Caddesindeki evinden Saat 12.00’da alınarak Merkez Yeni Camiine getirilip öğlen namazının ardından Yeni Şehir Mezarlığında toprağa verilecektir.

Merhuma Allah’tan rahmet dost ve yakınlarına başsağlığı dileriz.

Az önce okulun sitesinde fotoğrafını görüp “ehe yaşlanmış” dediğim adam geçen sene vefat etmiş. İnternet üzerinde kendisinden geriye okul sitesinin en yakın güncellemede kaldıracağı bir adet vesikalık fotoğraf ile memleketinin belediyesinin vefat haberi kalmış. Şu sözlerini hatırladım Nil karaibrahimgil’in:

Okumak istediğin kitapların çoğunun, sayfalarında gezinemeden kapanıcak gözlerin…Söylemek istediğin bir dolu şey, dökülmeyecek hiç ağzından,Yerin iki metre üzerinde uzanıyor olucak, o ‘ölmeden önce görmen gereken 1001 yer’,

Babil’in bahçelerini içine ekmek için onca çaban…

Kalbini gümbür gümbür attıran başka kalpler de yanında, artık sessiz…

Elbet torunum yapar diye umut ettiğin, ama onun da kaçamayacağı tek kader,

Budur.

İnsan dediğin ölür durur.

TeSeKa Zihniyeti – Acemilik

349. KD olarak askerlik görevimi Aralık 2012 – Mayıs 2013 tarihleri arasında yerine getirdim. Her ne kadar hayatımın pek hatırlamak istemediğim bir dönemi olsa da yine de detaylı bir yazı yazmaya karar verdim. Bu sayede ileride canım sıkkın olduğu zamanlar okuyup “piyuu beterin beteri var la” diyebilirim.

Askerlik dediğimiz mevzu ne ara üzerinize yüklenmiş olduğu net bir şekilde belli olmayan vatani bir borç olarak açıklanır. Her Türk’ün asker doğması sebebiyle zamanı gelen ve herhangi bir engeli bulunmayan erkeklere yeşil kamuflaj giydirilip eline silah verilir. Bu noktada “herhangi bir engel” kısmını biraz açmak gerek. Anladığım kadarıyla uyuşturucu bağımlılığı, akli yetersizlik (yani mal olmak), mütemadiyen kendini jiletlemek, herhangi bir suçtan sabıkası olmak (cinayet, gasp, baklava çalmak vs.) asker olmanıza engel teşkil etmiyor. Uzuv eksikliği, körlük, sağırlık, ileri derece şeker hastalığı gibi çok net bir sağlık probleminiz yoksa, cinsel yöneliminiz kendi hemcinsinize doğru değilse, yurtdışında çalışıp dövizli askerlik hakkı edememişseniz, bi şekilde bedelliye denk gelememiş ya da o parayı gözden çıkaramamışsanız yeşil kamuflaj er-geç size giydirilir. Tabi bu dediğim çok yükseklerdeki yurttaşların sahte çürük raporu alması gibi durumlarda geçerli değildir. Ülkemiz 21. yüzyılda dingonun ahırından hallice bir mantıkla yönetildiği için adam olana semer vurulmakta, eşek olanlar kafalarına göre takılmaktadır. Sirk gibi di mi?

Ben kendi hikayem üzerinden giderek askerlik hakkındaki tecrübelerimi ve düşüncelerimi anlatacağım. 2 sene boyunca o fabrika senin bu fabrika benim modunda iş peşinde koştuktan sonra askere gitme zamanının geldiğine kanaat getirdim. Nitekim ülkemizde askerliğini yapmayana kız vermedikleri gibi genellikle iş de vermiyorlar. Çalıştığım işten bunalmıştım ve iş değiştirmeden önceki en büyük problem olan askerliği aradan çıkartmam zaruriydi. Peki askerlik diye bir zorunluluk olmasaydı ne olurdu bir düşünelim. Böyle bir durumda muhtemelen çalıştığım sırada başka işleri araştırırdım ve bulduğum zaman değiştirirdim. Fakat askere gidip geldikten sonra bu değişikliği yapmam kafadan 3 aylık bir boş gezen adamlığa mal oluyor. 6 ay askerliği de buna ekleyince 9 aylık gelir eksikliği ortaya çıkıyor. Askerde cepten yenen parayı da buna katınca nereden baksan 15.000 TL’lik bir zarar ettiğimi görüyorum. Devletin yetişmiş iş gücü kaybı bundan çok daha büyük tabi. Kısaca zarar ziyan.

Neyse, yapılacak iş çok beklerse beni rahatsız eder. Bu yüzden “bi şekilde uzatayım da bikaç sene daha gitmeyeyim” demedim, onun yerine askerlik şubesine varıp “benden asker yapın” dedim. Onlar ise yakın zamanda kaydımı sildirmiş olmama rağmen bana “senin üniversiten varmış olmaz” dedi. Bürokrasinin çok şiddetli hissedildiği TSK’ya katılabilmek için bir de silinen kaydın peşinden koşup küçük dağları yaratmış birkaç memurla cebelleşmem gerekti. Sonuçta son dakikada kabul edilebildim. Zorunlu olan bu göreve katılmak da her zaman kolay olmuyor yani.

İşi bu noktaya getirdikten sonra yapılması gereken en önemli şey bolca yeşil don almaktır. Tabi alınacaklar sadece donla sınırlı değil. O zamanlar askere gidecek başka bir arkadaşa alınacak malzemelerle ilgili attığım mail şu şekildeydi:

Kol saati
Asker cüzdanı
3 adet kilit (bot, sivil çanta, asker çantası için)
Ayakkabı tabanlığı
Nemlendirici krem (lipstick de yazmışlar ama ben erkekliğe yediremedim)
Islak/kolonyalı mendil
Tırnak makası
Pudra
Yara bandı
Mantar kremi (kış olduğundan gerekmez bence)
CD kalemi (eşyalara isim yazmak için)
Vatka (2 çift)
Telefon kartı
Deotak (1 hafta ter kokusunu engelliyormuş)
İç çamaşırı
Çorap
Diş fırçası, macun
Vitamin
Sabun, şampuan
Traş takımı
Not defteri, kalem
Çengelli iğne
Bikaç torba
Bot boyası
2 adet yastık kılıfı (Levent’in tavsiyesi)

Eldiven, bere, boyunluk, havlu, eşofman, pijama orda veriliyor götürüp götürmemek sana bağlı. Diğer şeylerin de önemli kısmı orda veriliyor ya da alınabiliyor. Bence en mantıklısı her şeyi dandik olmayacak şekilde en ucuzundan almak. Zaten çorap, çamaşır dışındakilerin çoğu madde bikaç liralık şeyler.

Ha bi de söküğünü dikebileceksen iğne iplik

Şimdi listeye baktım da gereksiz pek bir şey yokmuş. Hatta o lipstick’i de sonradan aldım ve çok işimi gördü. Kol saatim ise yeni talihlisini (ya da talihsizini diyelim) bekliyor.

Casio F-91W – Askerde legal olarak sahip olabileceğiniz yegane elektronik cihaz

Alışveriş de yapıldığına göre gidip saç 3’e vurdurulabilir. Ben zaten kısa saç seven biri olarak bu kısmı dert etmedim ama bunu çok kafaya takanlar var. Berberinizde olduğunuz o son tıraşı çok arıyorsunuz sonra. 50 kişinin kafasına değen ve hiçbir şekilde temizlenmeyen bozuk makinalarla tıraş olmak zorunda kaldığınızda saç modelinizi pek umursamıyorsunuz. Makas falan zaten yoktu bizim orada. Aslında berberhane de yoktu. 3×3 ebatında kurutma odası olarak kullanılan boş bir oda vardı. Bu odada bir adet sandalye, bir adet örtü ve askerlerin aralarında para biriktirip aldıkları, 15. tıraşından sonra bu eziyete daha fazla dayanamayarak bozulan ve sadece 1 numara kesebilen bir makine vardı. Biz de yeni kısa dönemler olarak para koyup yeni makine aldık ama onun da sonu aynı oldu. Ha bu arada para koyduk derken TV seyredebilmek için uydu alıcısı ve kablo da aldık. Tabi bu dediğim biz usta birliğine katıldıktan 1-1,5 ay sonra açılan bölük gazinosu ile oldu. Komutan tarafından yasaklanmadığı ya da topçu taburu kablomuzu sökmediği zamanlarda bol bol Damar TV izlendi, arabesk rap’e doyuldu. Daha sonra öğrendiğim kadarıyla askerin sosyal ihtiyaçları çerçevesinde bu tip hizmetlerin verilmesi zorunluymuş. Hatta bölüğe gelen telefonda “sizin bölükte Digiturk ya da D-Smart var mı” diye soran bir astsubayın  suratına kahkaha atmadan “hayır gomtanım” diyebilmiş olmam gurur duyduğum bir başarı öyküsüdür.

Neyse tıraşınızı da oldunuz. Hala girmediyseniz gidip sınava girin. Sınavla alakalı şunu söyleyeyim, saçınızı sakalınızı dert etmeden gidebilirsiniz. Benim gibi temkinli biriyseniz illa ki sabahın kör vaktinde gideceksiniz sınav yerine ama hiç gerek yok. Bir şekilde sizi alacaklar o sınava. O sebeple kalabalık olmadığından son gün gidin derim ben. Bu sınavla alakalı pek çok hurafe var. İlk gün giren yüzbaşı oluyormuş, son gün girene şınav çektiriyorlarmış, ikinci gün girersen mıntıkadan düşüyormuşsun gibi. Yalan. Ben sınavdaki tüm soruları yaptım, hepsini sallayan adamla aynı ranzada yattım. Yani pek bi olayı yok o sınavın. Zaten duyduğuma göre kaldırılmış sınav. Yerinde bir karar.

Acemi birliğine katılmadan önce yapılacak tek bir şey kalıyor: eş-dost ziyaretleri. Gidebildiğiniz kadar gidin çünkü her gittiğiniz yerde para veriyorlar. Hem önümüzdeki 6 ay pek çok davardan bozma adamla yatıp kalkacağınız için son sivil günlerinizde ne kadar çok medeni insanla bir arada olursanız o kadar iyi. Dostlarla fasıl, tanıdıklarla kahve, akrabalarla vedalaşma, annenin ağlaması olmazsa olmaz şeylerdendir.

Başta dediğim gibi ben 2 senelik çalışma hayatım boyunca çok boktan yerlere (coğrafi açıdan askerlik yaptığım yerden çok daha kötü yerler) gidip proje yaptığım için veda töreni istemedim. Kafamda sabah valizi alıp taksiye binmek vardı. Fakat askerlikle alakalı bende olmayan heyecan ailemde olduğu için onlar birliğe kadar bırakmak istediler. Neyse zor da olsa orta yolu bulduk uçağa kadar götürdüler. İzmir’den de kuzen aldı, son bir güzel yemek yedik sonra da Narlıdere İstihkam Okulu ve Eğitim Komutanlığı’na teslim oldum. Bu teslim olmak lafını hoş karşılamayanlar var. Teslim olunmuyormuş, katılınıyormuş. Bu arkadaşlara asker jargonuyla cevap vereceğim: “la yarak ne farkeder?!”.

Normalde acemi birliğinde ilk gün malzemelerinizi verirler. Ancak bizim celpte ork akını gibi 2000 kişi kapılara dayanınca adamlar organizasyon sorunu yaşadılar. Üçüncü gün saat 23:00 sularında resmen bot bağladım. O zamana dek üstümde eski LCW mont, altımda kot pantolonla sabah 6’da kahvaltıya giderken “her Türk asker doğar” diye bağırdım. Tabi sadece ben değil, yüzlerce tertip bu durumdaydı. Neyse sonra bi ara da ihtiyaçlarımızı karşılayalım diye askeri kantine götürdüler, sıra bize gelmeden “hadi toplanın bölük önüne gidiyoruz” dediler. Biraz üzüldük askı alamadık diye.

Askerliğin büyük ölçüde şekil şemalden mütevellit olduğunu acemi birliğinde öğretiyorlar. Dolabını, yatağını belli normlara uygun olacak şekilde toplamalısın. Kamuflajının ipleri sarkmamalı, paçaların botunun ilk kopçasına gelecek şekilde ayarlanmalı. Parkanın (pek çoğu buna parke der) yakaları default inik olmalı, komutan “yakaları kaldırın” emri verirse kaldırılmalı. Kimse tarafından görünmemesine karşın içinde yeşil don, yeşil atlet olmalı, çorabın siyah ya da yeşil olmalı. Elbette her sabah buz gibi suyla sakal tıraşını olmalısın. Eldiven, bere boyunluk yasak. Sırada ip gibi durmalısın diğer bir deyişle “ensede kaybolacaksın”. Sağa dönüleceği zaman sağ ayağının topuğu ve sol ayağının ökçesi üzerinde döneceksin. Zımba gibi selam çakacaksın. Tüm bunlar sana savaş kazandırır.

Nefte diye bir şey var. Şapkanın üstüne sınıfını belirten beşgen bir sembol olarak ekleniyor. Nefte ve şapka ayrı ayrı verildiğinden ve ortalarda terzi olmadığından bu ikiliyi bir şekilde bir araya getirmek askerin görevlerinden biri. Ben iğne iplik götürdüğümden dikmiştim ama çoğunluk sigara jelatinini eritip yapıştırıcı olarak kullanıyor. TSK’da genel kabul görmüş tekniklerden biri.

Çok fantastik hikayeler duymuş olsam da yıkanmak bizim orada ciddi bir sorun olmamıştı. 16 günlük acemiliğim boyunca 3 defa yıkandım. 4 defa yıkanan, 5’i zorlayanlar vardı. Halihazırda hastalıktan kırıldığımız için kimse riske girmek istemedi ve genelimiz 3’te bıraktı. Yalnız çok acıklı bi görüntü oluşuyor hamamda. Bir sürü yeşil donlu adam elinde şampuan ve havluyla boş kabin arıyor. Zaten yıkanmak dediğim de yaklaşık 10 dakikalık bir olay. Öyle kafana göre girip uzun uzun yıkanamıyorsun. Süre dolmaya yakın hamamcı “beyler 2 dakka var suyu kapatıyom” diyor. O anki yalvarışlar yürekleri dağlar. Yine de her şeye rağmen beklediğimden daha az sancılı oldu bu yıkanma işi.

Acemiliğin en büyük dertlerinden biri telefon. Herkes acemi olduğundan içeri telefon sokan pek olmuyor. Haliyle herkes ankesörlü telefonlara yığıldığı için hem uzun sıralar beklemek zorunda kalıyorsunuz hem de telefonlar adam gibi çalışmıyor. Ben 3-4 defa konuşabildim ve yetti.

Bazı acemi birliklerinde spor yapılıyormuş ama biz yapmadık. Şimdi biraz tepkili yazıyorum bu yazıyı ama askere hevesli gittim diyebilirim. Spor yapsak memnun olurdum. Tabi usta birliğinde sporun asker için ne anlama geldiğini görünce fikirlerim değişti.

Sanırım acemi birliğinde öğrendiğim işe yarar tek şey atıştı. G3 piyade tüfeğiyle (barut gazının geri tepmesiyle çalışan, 7.62 mm çapında mermi ile beslenen…) 25 metreden 3 adet sıfırlama atışı yaptık. Gerçi sıfırlamasını yapmadık, sadece atışını yaptık (böyle de mantıklı şeyler yapılıyor askerde). Atış çok farklı bir deneyim. G3 dediğimiz alet 88’lik top gibi ses çıkardığı için alana ilk gittiğimizde hepimiz bi tırstık, yalan yok. Neyse aynı anda 8-10 kişi atış yapıyor, sırası gelen gidip hedef tahtasına kağıdını iğneliyor ve tüfeğini alıp yatıyor. Şarjörler dağıtılıyor, kurma kolları çekiliyor, bağlanıyor, bırakılıyor. Atış serbest emri geldiğinde herkes “lan tepip gözümüzü morartmasa bari” diye düşündüğünden bir süre kimseden ses çıkmıyor. En sonunda biri tetik düşürünce geçici olarak duyma yetinizi kaybediyorsunuz. Aynı bilgisayar oyunlarındaki gibi çınnnnnn sesiyle her şey sessizleşiyor. Sonra siz de abanıyorsunuz tetiğe. O ilk mermiden sonra çok eğlenceli geliyor atış. Silah soğuk şey ama atış hakikaten eğlenceli.

“Ulan spor yapmamışsın, altı üstü 3 tane mermi atmışsın ne yaptın lan o zaman acemide” diyenler için diyeceğim şudur: Ben de bilmiyorum. Askerlik, hiçbir şey yapmadığınız ama hiçbir şey yapmaya da zaman olmayan değişik bir yer. İşte sabah kalkıp kahvaltı, mıntıka, dangalak çavuşla tartışma gibi rutinler bittikten sonra saat 8’de komutanlar gelip sizi eğitime alıyor. Eğitim dediğim de sağa sola dön, selam ver, uygun adım marştan ibaret. Hani öyle olası bir çatışmada ne yapmak gerekir, askeri terimler nelerdir, asker nedir, rütbe nedir, hangi sınıf ne yapar gibi şeyler anlatılmıyor. Bi boy yürüyorsun ama uygun adımda. Mesela çarklar çok önemli. Çark noktasında kollar sallanmayacak. Çark etmeyi bitirdiğinde kolları sallayacan ama marş denmişse sallayacan yoksa ileri komutu tek başına gelmişse sallamayacan. Çark bu boru değil (boruyu daha sonra usta birliğinde gördük). Bu kadar çok yürütüyorlar çünkü yemin törenine aileler gelecek. Yaşları 25-30 arası değişen yüzlerce adamın ailesi “ay negzel yürüyorlar” desin diye her şey.

Askerin eğitiminde amaç üstlere mutlak itaati aşılamaktır. Yanaşık düzen adı verilen bu yürüyüşler, dönüşler, duruşlar bu yolda atılan adımlardır aslında. Toplu olarak aynı anda aynı şekilde aynı hızla yapılan bu hareketlerle birey bilinci ortadan kaldırılıp bir gruba ait olma hissi verilir. Usta birliğinde bir komutan bu konuda “Yanaşık düzen askerin aspirinidir. Baktın askerin götü başı oynamaya başladı verecen aspirini.” şeklinde bir açıklama yapmıştı. Üzücü görünse de haklılık payı var. Onlarca adama aynı anda aynı şekilde sağa dönmeyi telkin edebilirsen o adamlar pek bir şey sorgulamaz. Şu an düşündüğümde ne kadar saçma geliyorsa o zamanlar o kadar normal görünüyordu gözüme.

İtaat konusunda herkesin bir kırılma noktası var ve bu noktaya ne kadar erken ulaşabilirseniz kafanız o kadar rahat olur. Bu nedenle mümkün mertebe gururunuzu nizamiyede bırakın ve en hızlı şekilde kendi isteğiniz dışında asker olduğunuzu, tuvalet temizleyeceğinizi kabul edin. Merak etmeye gerek yok, nizamiyeden çıkarken gururunuzu geri alıyorsunuz ve hemen hemen hiçbir şey hatırlamıyorsunuz geriye dönüp baktığınızda. Ben bu gerçeği daha askere gitmeden kabullendiğim için emir almak, boktan işlere sürülmek, ceza yemek gibi konuları pek dert etmedim. Hatta diyebilirim ki usta birliğinde çoğunlukla kafası en rahat adamlardan biriydim (bu askerlikten zevk aldığım anlamına gelmiyor tabi, comfortably numb durumu biraz). Sonuçta askerlik kavram olarak eğreti dursa da kendi içinde tutarlı bir yapı. Bir şekilde buraya geldiğinizi kabul ettikten sonra işler daha kolay ilerliyor. Ama “ne işim var burada” sorusunu sorarsanız cidden canınız sıkılır çünkü bunun dişe dokunur bir cevabı yok.

Tüm bu anlattıklarıma karşın acemi birliği askerliğin tatil köyüdür. Zaten gelip geçici adamlar olduğunuzdan ve henüz üzerinizden sivilliği tam olarak atamadığınızdan komutanlar daha iyi davranır. Etrafınızda sizinle benzer çevreden gelmiş pek çok adam bulursunuz. Hepsi okumuş çocuklardır ve yaşlarının da gereği olarak edep, haya nedir bilirler. En azından bir çoğu bilir. Ama en önemlisi bu yola beraber başladığınız adamlardır bunlar, kader ortağınızdır, gönül rahatlığıyla silah arkadaşı diyebilirsiniz. Usta birliğine gittiğiniz gün konuşmaktan aciz ve yine asker jargonuyla sizi sikmek için bekleşen mahlukları görünce iyice anlarsınız o tertiplerinizin kıymetini.

Usta birliğine katılana kadarki kısım böyle işte. Aslında çok boktan değil ama henüz ne kadar daha boktanlaşacağını bilmediğiniz için “askerlik buymuş demek yea” dediğiniz ve şikayet ettiğiniz bir yer acemilik. Fakat askerlik o değil. O fantastik dünyayla yemin töreninden sonraki gün usta birliğinde tanışacaksınız.

Batının Oyunları

Sevgili dostum Batı sayesinde oyun dünyasını ortalama bir mesafeden takip edebiliyorum. Kendisi indie bir oyun geliştirici olduğundan indie piyasasında çıkan başlıca oyunlara ve Türkiye’de neler olup bittiğine aşinayım (bunun için biraz facebook stalking yaptığımı itiraf edeyim). Bu yazıyı şimdi burada bırakın ve gidin adamın oyunlarından birkaçını deneyin.

Geri geldiğinize göre yazıya devam edebilirim. Geçenlerde yeni bir formatın ardından Steam kurduğumda farkettim ki 8-10 oyunluk bir kütüphanem olmuş (AZ AMA HEPSİ BENİM TAMAM MI!!?). Bunların hemen hemen hepsi indie ya da o ayarda oyunlar. Bunlardan yola çıkarak son zamanlarda (1-2 sene diyelim) oynadığım ve beğendiğim oyunlar hakkında yazacağım.

Hıristiyan inanışında Limbo, vaftiz edilmeden ölmüş çocukların ve İsa’dan önce yaşamış olanların gittiği yerdir. Bizim oyun da adından anlaşılacağı üzere buradaki bir çocuğu konu alıyor.

Limbo’yu iPhone’a çıktıktan sonra oynadım. Bilgisayarda ve PS3’te eminim çok daha büyük keyif veriyordur ama iPhone’da da son derece iyi vakit geçirtti (yapımcılara hakkımı helal ediyorum yani :)). Öncelikle oyunun kendine has bir atmosferi olduğunu söylemek lazım. Zaten oyunun en çok övülen kısmı da bu. Oynarken bir sanat eserini inceliyormuşsunuz hissine kapıldığınız oluyor. Son derece karamsar bir atmosfere sahip ve bu eğer kotarılabilirse benim çok sevdiğim bir mevzu. Tereddütsüz tavsiye edebileceğim bir oyun.

Bad Bots, askerden geldikten sonra oynadığım ilk oyun oldu. Üzerine söyleyebileceğim çok fazla şey yok, bildiğin shoot ’em up. Lineer bir oyun pek bir puzzle içermiyor. Şahsen beğendim, kafa dağıtmak için iyi bir tercih. Yine de çok bir şey beklememek lazım. Eski günlerine hatırına…

FTL askere gitmeden kısa süre önce oynadığım oyunlardan biriydi. Kendisi bir tür strateji oyunu. Bir tür diyorum çünkü sıradan bir strateji oyunu değil. Oyun nonlineer bir yapıda ve her şey random gelişiyor. Sizin olayların gelişimine göre taktik değiştirmeniz gerekiyor. Bu da tereddütsüz tavsiye edebileceğim bir oyun.

Home, pixel art grafiklere sahip bir gerilim oyunu. Gerilim diyorum ama aklınıza yaratıklar falan gelmesin. Kahramanımız neresi olduğu belli olmayan bir evde uyanıyor ve “nooluyoz yeeaa” kafasıyla cevaplar arıyor. Sizin yaptığınız seçimlere göre oyunun sonu değişiyor. Oyunu baştan sona 1 saatte bitiriyorsunuz. Alternatif sonlar için tekrar oynayabilirsiniz ama ben açıkçası tekrar oynamaktansa Google’dan alternatif sonları okumayı tercih ederim. Web sitesinde oyunun hikayesiyle ilintili ses kayıtları, video görüntüleri koyulmuş. Bunlarla konunun gerçeklik hissi arttırılmaya çalışılmış ancak ben daha iyi bir iş beklerdim. Niyet iyi ama uygulama yetersiz kalmış. Kesinlikle kötü bir oyun değil ama yarım kalmış bir iş hissi veriyor bana. Bu türü özellikle seviyorsanız deneyin.

Üzerine çok konuşmayacağım diğer bir oyun. Son zamanlarda oynadığım en iyi aksiyon oyunu. Kendisine has dinamikleri var. Zaten çok pahalı değil ama indirimde yakalarsanız düşünmeden alın.

Aha da bu listenin hayalkırıklığı. Batı’dan yediğim nadir kazıklardan biri. Adam bana o kadar övdü ki bir bildiği vardır dedim aldım. Oyun bir kart oyunu. Kart oyunlarına aşina olduğumu söyleyemem ama vaktiyle gerçek destelerle Magic oynamışlığım ve bilgisayarda 1-2 kart oyunu denemişliğim var. Oyun aşırı derecede kendini tekrar ediyor. Tek değişen arada bir gelen power up’lar ve yeni kartlar. Biraz da düşmanlar güçleniyor işte. Ama stratejinizi derinden etkileyen şeyler değil bunlar. Kartlar dağıtılıyor ve paldır küldür girişiyorsunuz. Yenilecekseniz yeniliyorsunuz, bunu değiştirmek için yapabileceğiniz çok fazla bir şey olmuyor genelde. 1 sene kadar oldu oynayalı o nedenle ayrıntısını pek hatırlamıyorum ama Batı’ya çemkirdiğimi unutmadım. Kötü oyun kısacası, tavsiye etmiyorum.

Az önce oynadığım oyun. Yakın zamanda en çok zevk aldığım oyunlardan biri bu oldu (diğeri Limbo). Oyun pek çok ödül almış, bunların arasında 2013 Apple tasarım ödülü de var. Hatta bu ödül şerefine adamlar ücretsiz verdiler oyunu bir süreliğine. Ben de bu sayede bedavaya getirmiş oldum ama ek görevler çıkarsa satın almak konusunda tereddüt etmem. Oyunda şimdilik 40 adet single player görev var. Ayrıca hotseat mantığında multiplayer seçeneği de var. iPhone ekranından hotseat yapma fikri pek mantıklı durmasa da iPad’de gayet rahat bir şekilde oynanabiliyor. Kısacası gözüm kapalı tavsiye edeceğim oyunlardan biri.

Ray Bradbury Anısına

Distopia temasını seven biri olarak Fahrenheit 451‘in benim için yeri ayrıdır. Geçen sene bir gazetenin kitap ekini karıştırırken Ray Bradbury‘nin vefat ettiğini okuduğumda doğru zamanda yanlış haberi almış bulundum (benzer hissiyatı askerdeyken metal müzikle zerre alakası olmayan bir arkadaşın gazetedeki “Slayer grubunun gitaristi Jeff Hanneman deri hastalığına yakalanıp öldü” haberini sesli okumasıyla yaşamıştım). Fahrenheit 451’i 2-3 defa okumama rağmen Bradbury’nin diğer kitaplarını okumadığımı ve çok şey kaçırıyor olabileceğimi düşünerek Resimli Adam ve Mars Yıllıkları kitaplarını aldım. Her iki kitap da kısa hikayelerden oluşuyor ve hikayeler birbirleriyle ilişkili. Hatta her iki kitapta da bulunan bir ortak hikaye de mevcut. Resimli Adam’daki hikayeler daha ziyade gerilim tadı verirken Mars Yıllıkları’ndaki genel atmosfer umutsuzluk olarak nitelendirilebilir.

Ben, bir eserin diğer bir eserdeki olaylara yaptığı göndermelerden ve olayların öncesi ya da sonrası hakkında yaptığı kısa açıklamalardan büyük zevk alırım. Bu iki kitapta buna neredeyse her hikayede rastlanıyor. Örneğin Mars Yıllıkları’nda Mars’ı ağaçlandırma derdine düşmüş ilk Mars ziyaretçilerden birinden ve ektiği tohumların ilk yağmurlarla birlikte saatler içinde asırlık ağaçlara dönüşmesinden bahsediliyor. Resimli Adam’da ise hikayelerden biri sürekli yağmur yağan, kalın bir bitki örtüsüyle örtülü ve bitkilerin görülebilir hızlarda yeşerip, çoğalıp, öldüğü bir Mars’ta geçiyor.

Açıkcası her iki kitaptan da Fahrenheit 451’den aldığım hazzı alamadım. Pek hikaye seven biri olmamam bunda etkili olmuştur muhtemelen. Yine de iki kitabın sürekli birbirine göz kırpması ve hikayelerin insan davranışları üzerine temellendirilmiş olması okumaktan zevk almamı sağladı. Özellikle Mars Yıllıkları bilimkurgudan ziyade sosyoloji kitabı olarak değerlendirilerek okunmalı.

Dileyelim de gelecek O’nun tahminlerinden daha iyi çıksın.